Anadolu Coğrafyası Keşif ve Araştırma Topluluğu

Bu albümde yer alan fotoğraflar Kosova Devletinin tarihi dokusunu en iyi şekilde korumuş şehri olarak anılan Prizren ilinde Özgür Aydoğan tarafından çekilmiştir.

Read More

Selanik son durak Zorlu bir balkanlar turu sonrasında son durağımız olan Yunanistan’ın Selanik iline varmıştık. Söylenenler doğruymuş, İzmir’de simgeleşen ne varsa aynı şeyin buradada bir benzeri var. Burası İzmir’e benzemiyor demek için İzmir’i görmemiş olmak gerek. Diğer arkadaşlarım bir gece konaklayacakları için rahatlardı fakat ben aynı gün yola çıkacağım için Selanik merkezini en hızlı şekilde […]

Read More

Olaylar, bütün Anadolu’da halkın padişaha karşı ayaklanmaya hazır bulunduğu bir ortamda patlak verdi…

Gazeteci Yusuf Yavuz ve Biyomühendis H. Çağlar İnce’nin hazırlayıp sunduğu KanalV’de yayınlanan belgesel-haber programı Islak Çarıklar’da bu hafta 600 yıldır Yörüklerin hafızasında yaşayarak bugüne ulaşan bir isyan öyküsü ekranlara geldi.

Antalya merkezli yayın yapan KanalV Televizyonunda, “Dinleyin, anlatılan sizin öykünüzdür” sloganıyla yayına başlayan Islak Çarıklar programının ikinci bölümünde yer alan‘Kazana Kapanan’ öyküsü, yaklaşık 600 yıl önce Osmanlı’nın fetret döneminde yaşanan Şeyh Bedreddin ve Börklüce isyanları sırasında Osmanlı ordusunun zulmünde kurtulan bir ailenin dramını anlatıyor.

Antalya Döşemealtı’nda yaşamını sürdüren Honamlı Yörüklerinden biri olan Aydın İbrahim İnce’nin, program ekibiyle röportajı sırasında ortaya çıkan  çıkan sır, asırlardır kuşaktan kuşağa aktarılarak günümüze ulaşmış.

HONAMLI YÖRÜĞÜ İBRAHİM İNCE: ‘BEDELLERİ HEP YÖRÜKLER ÖDÜYOR BU ÜLKEDE’

Islak Çarıklar ekibine verdiği röportajda, ailesinin köklerinin Aydın havalisinden geldiğini dile getiren Honamlı Yörüğü Aydın İbrahim İnce, yüzlerce yıl kuşaktan kuşağa aktarılarak günümüze ulaşan “Kazana Kapanan” öyküsünü şöyle anlatıyor:

“1957 civarında iskan olunca Polatlı’ya yerleşmiş ailemiz. Yakacak odunun bulunmadığı bozkırın ortasına yerleştirilmişler. Salgın hastalıklar yüzünden toplu ölümler olmuş Geven köklerini kazıp yakıyorlar. Daha sonra tezeği öğrenmişler. Hakikaten büyük sıkıntı çekmişler. Kışın mallarına verecek yem bulamamışlar hayvanların yarısı kırılmış. Alt yapılar hazırlanmadan yapılıyor bunlar. Asıl sıkıntı bu. Ağır bedeller ödeniyor bu ülkede. Hep de bedelleri Yörükler ödüyor bu ülkede. En büyük suçları her halde vatanlarını sevmek.

‘BÖRKLÜCE İSYANI DÖNEMİNDE BİZİM NESLİMİZİ KURUTMAK İSTEMİŞLER’

Bizim geçmişimizi atalarmız anlatırken duyardık;  Aydın havalisinden gelmişiz biz. Bir kavga olmuş, kavgadan sonra erkek neslini keselim bu sülalenin denilmiş. O arada bir kadın çocuğunu kazanın altına saklıyor. Erkek neslini yok edecekler, zaten zürriyeti yok etmek asıl amaç. O çocuktan türediğimizi söylerler de o tarihi incelediğimizde Börklüce isyanı dönemine denk geliyor. Büyük ihtimalle padişahlık döneminde bizleri, Yörük kısmını isyana teşvik ettiğimiz  suçuyla yok etmeye girişmişler.”

BÖRKLÜCE KİMDİ, 6 ASIR ÖNCE YÖRÜKLER NEDEN İSYAN ETMİŞTİ?

Yörüklerin toplumsal hafızalarında kim bilir ne çok sırlar var, kökleri yüzlerce yıl eskiye dayanan. Islak Çarıklar programında anlatılan Kazana Kapanan öyküsü de bunlardan yalnızca biri.

Peki Honamlı Yörüğü Aydın İbrahim İnce’nin adını andığı Börklüce kimdi, ne yapmıştı da koca bir halka bunca acı yaşatılmıştı?

Bu sorunun yanıtını bulmak için gelin o zaman hep birlikte bundan yaklaşık 600 yıl öncesine, Haymana Ovası’nın, Timur ordularının atlarının nallarıyla toz duman olduğu günlere gidelim…

Dünü bilmeden bugüne tanık olmak, geleceği düşlemek mümkün mü?

Simavna Kadısı Oğlu Şeyh Bedreddin derler, Osmanlı’nın fetret devrinde Yıldırım Bayezid’in oğlu Musa Çelebi’nin Kazaskerliğini yapan bir gönül eri geldi geçti bu topraklardan…

Adı, mazlumların, yoksulların gönüllerine yazıldı, kaldı…

Bugün bile Anadolu insanına “ben de halimce Bedreddinem” dedirten bu gönül eri kimdi?

BİR YANDA TİMUR ORDULARI BİR YANDA TAHT KAVGALARIYLA EZİLEN YOKSULLARIN İSYANI

Yıl 1402… Osmanlı ordusunun Timur karşısında yaşadığı Ankara bozgunundan sonra Musa ve Mehmet Çelebi kardeşler arasında bir taht kavgasıdır başladı. Musa Çelebi bu taht kavgasında yoksulların ve halkın çıkarını savunduğu için dönemin beyleri ve aristokratlar kendisine yüz çevirdiler…

Musa Çelebi’nin İstanbul’u kuşatması üzerine ise temsil ettiği ya da temsil etmek zorunda kaldığı halk ve ideoloji karşısında egemen güçlerin; etnik köken, din, hatta ayrı devletlerden olma ayrılıklarına bir yana bırakarak Mehmet Çelebi’nin çevresinde sımsıkı kenetlenmeleri hiç de uzun sürmedi.

Bu birliktelik, egemen çevrelerin sınıfsal çıkarlarını her şeyin üstünde tuttuklarının tarihsel bir kanıtı olarak kaydoldu zamanın belleğine…

Öyle ki Bizans imparatoru, Musa Çelebi’ye karşı Mehmet Çelebi’yi yardıma çağıracak, o da bu çağrıyı hemen kabul ederek İstanbul’a gelecek, kentte eğlence ile geçirilen üç günün sonunda yanına bir Bizans birliğini de alarak kardeşi üzerine gidecekti…

Ne var ki bu girişiminde Mehmet Çelebi, İnceyiz’de yenik düşerek Anadolu’ya geri çekilmek zorunda kalacaktı.

asasfasg

HALKA KARŞI KRALLARIN VE SULTANLARIN ORDUSU

Mehmet Çelebi, Anadolu’da yeniden toparlanıp hazırlanarak kardeşi üzerine bir sefer daha yapmayı amaçlamaktaydı. Dulkadiroğlu ve Sırp Kralı’ndan yardım sağladıktan sonra Rumeli’ye geçti. Evranos Bey ve başka beyler de Mehmet Çelebi’ye katıldı.

Böylelikle Mehmet Çelebi’nin ordusu, Sırp Kralı’nın, Bizans imparatorunun ve Osmanlı beylerinin katılmasıyla iyice güçlendi. Bu ordu, Musa Çelebi’yi sonunda yenilgiye uğrattı. Musa Çelebi öldürüldü. Ama halk arasında onun yaktığı umut ateşi hiçbir zaman sönmeyecekti…

MUSA ÇELEBİ ŞEYH BEDREDDİN’İN KAZASKERLİĞE GETİRDİ

Musa Çelebi’nin bayrağı altında toplananların başında, egemenlerin baskısından bunalmış olan köylüler ve yoksul halk geliyordu.

Musa Çelebi, 1411’de, çağının ötesinde ve insanları birleştirici düşünceleri olan Şeyh Bedreddin’i kazaskerliğe getirmişti.

Tarihçi Hammer, Mehmet Çelebi için, “Bütün hayatı boyunca Bizans imparatoru’nun sadık müttefiki, Türkmen asilerinin korkunç düşmanı, Osmanlı saltanat tahtının dayanağı idi” diye yazıyor.

Musa Çelebi’nin öldürülmesinden sonra Mehmet Çelebi’ye karşı Şeyh Bedreddin’in müridlerinin, arkasından da Şeyh’in başkaldıracak olması ise iki kardeş arasındaki savaşımın salt bir taht kavgası olmadığının en azından Musa Çelebi’nin halk kitlelerinin tepkilerini ve duygularını dile getirdiğinin açık bir kanıtıydı.

Çünkü Timur ordularının Anadolu’yu yağmalamaları, Beyazit’in oğulları arasındaki çatışmalar ve bu kargaşadan yararlanan eşkıyanın halka yönelik saldırıları, zaten ezilmekte olan halkı büsbütün maddi ve manevi sıkıntı içine düşürüyordu.

Diğer yandan da saray çevrelerinin, yöneticilerin, medreselilerin ve tarikat yandaşlarının üretmeksizin tüketen asalaklar olarak halkın karşısında yer alması da halkı büsbütün bunaltıyordu.

Yıldırım Beyazit’ten başlayarak yönetici kadronun ahlak açısından da düşkünlük göstermesi, Osmanlı sarayının Avrupa’daki saray yaşamına özenmesi de aynı döneme rastlaması halk üzerindeki olumsuz etkiler bırakıyordu.

Musa Çelebi

BÖRKLÜCE’NİN YOLDAŞLARINA ‘APTAL TÜRKLER’ DİYEN SARAYIN YARDAKÇISI

Osmanlı tarihini sarayın gözünden yazan Hayrullah Efendi, Şeyh Bedreddin eylemine katılan Türkleri, ‘idraksız Türkler’ olarak niteleyip, “Börklüce Mustafa nam şahıs Aydın tarafına geçip orada bulunan etrak-i bi- idraki (kafasız, aptal Türkler)’i adı geçen şeyhin meslek ve mezhebini tasdike davet eyledi” diye yazarak ezilen halkı küçümseyen ifadeler kullanması, yönetici sınıfın halka nasıl baktığının açık bir göstergesiydi.

Osmanlı yönetiminin Hıristiyan aristokratlara gösterdiği hoşgörüye karşılık Türkler’e her olanakta acımasızca, gaddarca davrandığı tarihsel bir gerçekti. Örneğin Devşirme Yörgüç Paşa, Kızıl Koca Türkmenleri’nden eşkıyalık ettiği öne sürülen 4 kardeşi ve onların 400 kadar yandaşını bir hile ile yakalamış ve 4 kardeşi öldürdükten sonra, bu 400 kişiyi de bir mağaraya kapatıp dumanla boğdurarak öldürmüş, mallarını yağmalatmıştı.

İLK ÖNEMLİ KALKIŞMA BAŞLIYOR…

Musa Çelebi’nin kardeşi tarafından öldürülmesinden sonra Bedreddin’e 1000 akçe aylık bağlanarak İznik’e sürgün edildi. Bedreddin’in izinden Giden Börklüce Mustafa ve Torlak Kemal Aydın ve Manisa’da isyan bayrağı açtıklarında Bedreddin İznik’teydi.

Olaylar, bütün Anadolu’da halkın padişaha karşı ayaklanmaya hazır bulunduğu bir ortamda patlak verdi. Bu sırada Mehmet Çelebi, Saruhan Valisi Süleyman Bey’e asker toplayarak Aydın yöresinde bulunan Börklüce Mustafa’nın üzerine gitmesini emretti.

ZULME KARŞI BİRLEŞEN YIĞINLARIN ARASINDA YAHUDİ ÖNDERLER DE VARDI

Oysa Börklüce Mustafa, o ana kadar bir kalkışmada bulunmamıştı. Bunun üzerine Börklüce, kimi tarihçilere göre 1415 yılında Şeyh’e inananlardan 6 bin kişilik bir güç topladı. Börklüce’nin yoldaşları arasında Hıristiyan ve Yahudi olan tebaadan insanlar da vardı. Öyle ki ayaklanmanın önderlerinden biri olan Torlak Kemal’in asıl adı Samuel’di Manisalı bir Yahudi aileden geliyordu.

Kendilerini savunmak durumunda kalan Börklüce ve yanındakiler, o zamanlar Stilarion Dağı olarak anılan Karaburun geçitlerini tutup, burada Süleyman Bey ve ordusunu yenilgiye uğratarak kendisini de öldürdüler. Bunun üzerine Mehmet Çelebi aynı görevi, Saruhan ve Aydın’a vali olarak atanan Ali Bey’e verdi. Ali Bey de aynı yerde Börklüce ve yanındakilere yenilince yanında kalan az sayıdaki güçle Manisa’ya zorlukla çekilebildi.

Şeyh Bedreddin

MEHMET ÇELEBİ BÜTÜN ORDUYU BÖRKLÜCE VE YOLDAŞLARI ÜZERİNE GÖNDERİYOR

Bu yenilgiden sonra çok öfkelenen Mehmet Çelebi, bütün Anadolu ve Rumeli askerini henüz çocuk yaşta Amasya valisi olan oğlu Murat’ın emrine vererek Börklüce ve yoldaşlarının üzerine amansız bir güç gönderdi. Ancak gerçekte veziriazam Beyazit Paşa yön verdiği bu acımasız ordu, yolda rast geldiği ihtiyar ve çocukları, erkek ve kadınları, yaş ve cins farkı gözetmeksizin, merhametsizce kılıçtan geçiriyordu.

Sonunda Börklüce Mustafa ve yanındakilerin çoğu öldürüldü…

Börklüce’nin tutsak alınarak Efes’e götürüldüğü, orada işkence yapılarak inancından dönmesinin istendiği, onun ise sonuna kadar direndiği, bunun üzerine de asılarak öldürüldüğü, ardından da cesedinin çivilerle çarmıha çakıldığı, böylece kentin içinde dolaştırıldığını yazıyor kimi kaynaklar.

İRİŞ DEDE SULTAN İRİŞ…

Börklüce öldürülmeden önce adamları onun önünde idam ediliyorlarmış ve ölüm anlarında ‘Dede Sultan eriş’ diyorlarmış.

Torlak Kemal de daha sonra Manisa’da asıldı…

Bu sırada İznik’te bulunan Şeyh Bedreddin, önce İsfendiyaroğlu’nun yanına gitti. Daha sonra Türkmenlerin yoğun olduğu Deliorman bölgesine geçti. Ancak bir baskın sonucunda yakalanan Bedreddin, yargılanmak üzere Serez’e getirildi. I. Mehmet Çelebi’nin huzurunda toplanan özel bir mahkemede ulema tarafından yargılanan Şeyh Bedreddin, uzun uzun sorgulandı, düşüncelerini uzun uzun anlattı.

BEDREDDİN, ‘KANI HELAL, MALI HARAM’ FETVASIYLA SEREZ’DE ÇIPLAK OLARAK ASILDI

Sonunda devlete isyan etmekten suçlu bulundu ve alınan ‘kanı helal, malı haram’ fetvasıyla 1420’de Serez çarşısının içinde çıplak olarak asıldı.

Uzunca bir süre asılı kalan şeyhin cesedi, izdeşleri tarafından indirilerek gömüldü.

Onun kişiliği, düşünceleri ve eylemleri üzerine pek çok tartışmalar yapıldı. Prof. Dr. Çetin Yetkin, Bedreddin’in bir halk adamı, bilinçli bir devrimci olduğunun altını çizerek, halk arasında bugün bile söylenegelen ‘Ben de halümce Bedreddinem’ sözünün, Şeyh Bedreddin’in tarihteki yerini belirlemeye yeteceğini savunuyor.

Şeyh Bedrettin’in mezarı, 1924’te gerçekleşen mübadelede, Simavna’daki tekkesinin bahçesinden alınarak çinko bir kutuda Topkapı Sarayı’nda muhafaza edildi. 1961’de de İstanbul Divanyolu’ndaki 2. Mahmud türbesine gömüldü.

 

Kaynakça: Prof. Dr. Çetin Yetkin, ‘İktidara Karşı Türk Direniş ve Devrimleri’, Yeniden Anadolu ve Müdafaai Hukuk Yayınları-1. Cilt, 6. Basım

 

Yusuf Yavuz

Odatv.com

lokma-ve-peksimet-3-bin-500-yil-once-hititlerin-sofrasindaydi-700x394

Çorum Eskiyapar Höyük Kazısı’nda elde edilen bulgulara göre, Anadolu’da bayatlamış ekmek kırıntılarından yapılıp tüketilen papara, arabaşı ve lokma ile Osmanlı döneminde askerler için hazırlanan peksimet benzeri yemek ve ekmeklerin, 3 bin 500 yıl önce Hitit döneminde de yapıldığı ortaya çıktı.

Ankara Üniversitesi, Dil ve Tarih-Coğrafya Fakültesi, Arkeoloji Bölümü, Protohistorya ve Önasya Arkeolojisi Anabilim Dalı Öğretim Üyesi, Çorum Eskiyapar Höyük Kazısı Başkanı Prof. Dr. İbrahim Tunç Sipahi, AA muhabirine yaptığı açıklamada, Anadolu’nun zengin topraklarında ortaya çıkan ve gelişen uygarlıklar arasında önemli bir yere sahip olan Hititler’in, M.Ö. 1650-1200 yılları arasında Anadolu’da bir krallık kurduklarını belirterek, monarşik kraliyet yönetimleriyle Ege’den Kuzey Mezopotamya’ya kadar olan alanı kontrol altında tuttuklarını söyledi.

Hititler’de başından itibaren tek kralın hakim olduğu çeşitli yöneticileri ile kurumsal bir devlet yapısının görüldüğünü dile getiren Sipahi, Hitit devletinin, tarlalarını, bağlarını, bahçelerini ve ürünlerini yasalarla kontrol altında tuttuğunu vurguladı. Sipahi, Hititler’in önemli merkezlerinden yaklaşık 3 bin 500 yıllık geçmişe sahip Eskiyapar Höyüğü’nde yürütülen arkeolojik kazılarda “Hitit çağında beslenme”yle ilgili olabilecek, fırınların, ocakların, çanak çömlek tiplerinin yanında bazı tahıl ve tohum kalıntıları, hayvan kemiklerinin bulunduğunu anlatarak, şöyle konuştu: “Gıdalara ilişkin belli başlı ayrıntılara ulaşılan Hitit çivi yazılı belgelerinde, öncelikle ekmekle ilgili konular, ayrı bir yere sahiptir. Tüm verilerin ışığında 3500 yıl önce Anadolu’da toplumun yaşamı için gerekli olan gıdaların kutsallaştırılarak kontrol ve denetimlerinin sağlandığını anlıyoruz. Hitit yöneticilerinin sağlıklı, itaatkar ve güçlü bir toplum için beslenmenin önemini bildikleri ortaya çıkmaktadır. Bu verilerin bilimsel ayrıntıları, bizlere Anadolu’da idari ve dini alanlardaki köklü bir gıda kültürünün varlığını göstermektedir. Bir Hitit kralının 3500 yıl öncesinden günümüze ulaşan sözleri, ‘Ekmeği yesinler, suyu içsinler’ şeklindedir. Bugünün de temel iki gıdasını içeren cümlemiz Hitit krallarının en çok sevdiği ve sık kullandığı bir ifadedir.”

Günümüzde olduğu gibi o dönemde de ekmeğin, Anadolu’nun temel gıdası olarak dikkati çektiğini ifade eden Sipahi, “Hitit yazılı belgelerinde 150’den fazla ekmek tipinin ve türevinin varlığı bilinmektedir” dedi.

Sipahi, 3 bin 500 yıl önce de buğdaydan lapa gibi yemek çeşitlerinin yapıldığını, ekmeğe değişik bir tat vermesi amacıyla üstüne çörek otu veya kimyon eklendiğini belirterek, tapınaklardaki dini törenlerde tanrılara sunulan ekmeklerin kaliteli, güncel ekmeklerin ise daha düşük kaliteli buğdaydan yapıldığı bilgisine ulaşılmış olduğunu aktardı.

Arabaşı, lokma ve peksimet
Bugün Anadolu’da bayatlamış ekmek kırıntılarından yapılıp tüketilen “papara” yemeğinin karşılığının o dönemde de mevcut olduğuna işaret eden Sipahi, şunları kaydetti: “Anadolu’nun arabaşı ve lokma yemeklerinin karşılıklarının da 3500 yıl önce olduğunu görüyoruz. Bunların arasında en ilginci, Osmanlı döneminde olduğu gibi askerler için hazırlanan ve tüketilen ekmeğin karşılığı Hititçe’de karşımıza çıkıyor. ‘Askerlerin ekmeği olarak’ tanımlanan bu ekmek türü bugünkü ‘peksimet’le aynıdır. Ekmek, askerler için hem besin hem de anlam olarak önemlidir. Daha ilk Hitit kralının askerlerine verdiği ‘ekmeği yiyiniz, suyu içiniz’ öğüdü bu noktada ekmeğin bir başka önemini de ortaya koyuyor. Hitit kralı, sahip çıktığı ve beslediği askerlerine nimetin değerini bilmelerini ve kurumlarına sahip çıkmalarını öğütlemektedir. Bu güçlü ordunun neferleri Anadolu içinde ve dışındaki birçok askeri seferde başarılar kazanacaktır.”

Hititler’in başlıca gıdası ekmeğin, kutsal bir yere sahip olduğunu, Hitit tören tasvirlerinde ekmeğin baş üstünde tutulduğunu vurgulayan Sipahi, “Hitit kanunlarında yer alan ‘kıtlık yılı’ ibaresi de ayrıca dikkatimizi çekiyor. Bugün de belirli dönemlerde kuraklık artmakta, üretim sıkıntıya düşmektedir. Dolayısıyla günümüzde yoğun olarak başvurulan yağmur duası uygulamaları, geçmişte hava/gök tanrısına yapılan törenlerle anlamsal yakınlık gösterir” ifadesini kullandı.

(TRT Haber)

  SELÇUK’TAN GİRİT’E YOLCULUK Yazan: Özgür Aydoğan Fotoğraflar: Özgür Aydoğan – Kenan Aydoğan Girit, (Eski Yunanca: Krētē; modern Yunanca Κρήτη – Kriti) – (Osmanlıca گريد) Girit denildiğinde yaklaşık MÖ 3000-1400 arası Minos krallığı ile başlayan sonra sırasıyla Helenistik Dönem, Bizans Dönemi ve Girit Arab Emirliği, Girit-Venedik Dönemi, Girit Osmanlı Dönemi ve modern Girit’e ev sahipliği eden […]

Read More

SELÇUK ve ÇEVRESİNDEKİ SAKLI HAZİNELER   Hazine dediysem altın gelmesin kimsenin aklına. Bizim asıl hazinemiz keşfetmek ile bitiremediğimiz arkeolojik zenginliklerdir. İşte bu yazıda o zenginliklerden sadece birini tanıtmaya çalışacağım. Daha önce bir keşif yürüyüşü sırasında görüp çok şaşırdığım bu yapıyı birçok arkadaşıma anlattım ama kimse bilmiyordu, aslına bakarsanız bende zamanla hayal gördüğümü düşünüp kendimden şüphe […]

Read More

Büyük Türk komutanı ve devlet adamı, aynı zamanda büyük Türk düşünürü ve şairi Şah İsmail’i doğru anlamak bugünkü Türkiye’de çok önemlidir. Ciddi bir rakip olarak ortaya çıkması, Osmanlıların yüzyıllar boyunca süregelen azılı düşmanlıklar ve yok etme girişimlerine rağmen ayakta kalmayı başarabilmesi Şah İsmail’i ve kurduğu devletinin önemini bir kat daha arttırmıştır. Türklerin tarihini sadece Osmanlı […]

Read More

“Kon ya!” ‘’Şems’im*, ayım geldi Gözüm, kulağım geldi Gümüş bedenlim geldi Altın madenim geldi. Başımın sarhoşluğu geldi Yolumu vuran geldi Tövbemi bozan geldi Gözümün nuru geldi Başka ne dilediysem İşte o dilediğim geldi..’’ Mevlana böyle çağırıyor Şems’i Tebrizi’yi… Kitap okuma alışkanlığımız yok, kimse kitap okumuyor derken bu günlerde Mevlana ve Şems’in hikayesinin bu ezberimizi bozduğunu […]

Read More