İçeriğe geçmek için "Enter"a basın

Pravişteli Nalbant Yusuf

Taş Duvarlı Nalbant Dükkanını Keşif

Selçuk Esnaf ve Sanatkarlar Odasında yönetici olmam münasebeti ile sıkça gidip geldiğim yol üzerinde, büyük binaların arasına sıkışıp kalmış taş duvarlı tahta kapılı bir dükkan ilgimi çekti. Yaklaşıp inceledim, kapının üzerinde yazıcıdan çıkarılmış ve föy içine konup asılmış bir sayfa vardı, üzerinde “Nalbant” yazan sayfada birde telefon numarası vardı fakat günlük hayatın hengâmesi beni bekliyordu ve susmayan telefonum nedeni ile bu konuyu sonra ilgilenmek üzere kafamın bir yerine sıkıştırıp yoluma devam ettim. Birkaç zaman sonra gözüm yerde düşünceli bir şekilde malum yol üzerinde yürürken bir diyalog kulağımdan içeri sızıverdi, sokaktan geçen bir adam kundura tamir dükkanının kapısına yaslanmış iki kişiye seslendi; “Ooo… Bir aradasınız ne güzel, biriniz insan diğeriniz hayvan nallıyorsunuz” dedi. Adam yoluna devam etti fakat bu sözler benim hemen ilgimi çekti, geri dönüp kundura tamircisine doğru yöneldim. Kunduracıyı zaten tanıyordum diğer kişi hayvan nalladığına göre aradığım nalbant olabilirdi. Kısa boylu, güler yüzlü bu kişiye yaklaşıp selam verdim ve sohbete giriştim, daha ilk kurduğu cümlelerdeki tatlı şive muhacir olduğunu belli etmeye yetmişti. Evet, tanıştığım bu kişi tamda bulmayı umduğum kişi idi, 1949 Şirince doğumlu olan Osman Ersoy Selçuk ilçesinde nalbantlık mesleğinin son temsilcisi ve ustası idi.

 

Pravişteli Nalbant Yusuf

Ersoy ailesinin hikâyesi 1920’li yıllarda Osmanlı İmparatorluğu’nun Selanik vilayeti Drama livası Pravişte kazasında başlıyor. Pravişte, Drama sancağına bağlı, Pırnar Dağı eteğinde ve büyük bir bataklığın yanındaki kaza merkeziymiş. Kaza merkezinin 2000 nüfusa sahip olduğu söyleniyor. Kaza, 40 köyden ibaret olup, İslam, Kıpti ve Rum olmak üzere 25.000 nüfusu varmış. Üretimi tütün, bal, ipek ve meyveden ibaret olan kazada 25 cami, 7 kilise, 41 mektep, 3 medrese ve 1400 hane mevcutmuş. Osman Ersoy’un dedesi Müezzin lakabı ile tanınan Yusuf Ersoy’da Pravişte kazasındaki üç medreseden birinde hocalık yapar insanlara o zamanın Türkçesini öğretirmiş. Ne olduysa olmuş “Lalar” diye anılan varlıklı ve güçlü bir kısım Rum Yusuf Ersoy’u düşman bilmiş ve öldürmek üzere planlar yapmaya başlamış. Bir Rum genci (Palikarya) yanına gelip; “Yusuf amca biz seni çok severiz, zarar görmeni istemeyiz, seni öldürecekler kaç git buralardan” diyince kendisini bekleyen tehlikenin farkına varan Yusuf Ersoy Pravişte kazasından ayrılmaya karar vermiş. Eşi Gül hanıma; “bana yolluk bohça hazırla” diyerek kaderinin peşinde Kavala kentine doğru yola çıkmış.

 

Kavala ve Gümülcine Günleri

Kavala (Yunanca adı aynı, Καβάλα) Yunanistan’nın Doğu Makedonya ve Trakya bölgesinde aynı adı taşıyan ilin (nomos) merkezi olan bir sahil kentinin adıdır. Kavalalı Mehmet Ali Paşa’nın doğum yeri olarak da bilinen Kavala’nın Osmanlı Devleti döneminde Balkanlar’ın en önemli merkezlerinden biri olduğu söylenir.  Yusuf Ersoy’da yaşamına Kavala’da sürdürmeye başlamış fakat zamanın büyük kısmını yanına gidip çalıştığı nalbant arkadaşının dükkanında geçiriyormuş. Uzun süre Gümülcine şehrindeki nalbant arkadaşının yanında çalışmaya devam etmiş mesleği de bu vesile ile öğrenmiş. Daha sonra dükkânı yanında çalıştığı arkadaşından devralmış ve hayatına nalbantlık yaparak devam etmeye başlamış. Kavala günleri de uzun sürmeyen aile 1923 yılında Türkiye ile Yunanistan arasında nüfus mübadelesi yapılınca bir daha göç etmek zorunda kalmış.

 

Mübadele ve Şirince’ye Göç

Mübadele sonrası Şirince köyüne yerleşen ailenin Anadolu günleri böylece başlamış. O yıllarda Şirince köyünden Selçuk ilçesine inerken yaklaşık 20 kadar değirmen geçip yemyeşil patikaları geride bıraktıktan sonra baba, handaki yerinde at nallamaya çocuklar ise pazara gidermiş. Dede Yusuf Ersoy kendisinin arkasından çocukları Emin ve Salih Mehmet Ersoy’u yetiştirmeye başlamış daha sonra Salih Mehmet Ersoy’un oğlu Ahmet Ersoy’da ekibe katılmış. Bir süre beraberce çalışan Ersoy ailesine mesleği aşılayan dede Yusuf Ersoy vefat ettiğinde arkasında mesleği devam edecek yeni ustalar bırakmış ve aile nalbantlık yaparak geçinmeyi sürdürmüş. Şirince köyünde çınarlı kahvenin yanında şimdilerde bar olarak kullanılan kemerli yapı eskiden nalbant olarak kullanılan yermiş. Daha sonraları çeşitli sebeplerden Selçuk merkezindeki ticari hareketlilik artmaya başlayıp, hanların ve ilçenin ziyaretçisi artmaya başlayınca Ağababa Yusuf Ersoy’dan mesleği devralan Emin Ersoy ve Salih Ersoy cuma akşamından Selçuk ilçesine inip hanlarda nalbantlık yapmaya başlamışlar. İki kardeş bazı günler yaklaşık 20 hayvan nallar işlerini ve alışverişlerini bitirdikten sonra köylerine yani Şirince’ye dönerlermiş.

 

Usta Nalbant Ahmet Aksoy

Ahmet Ersoy 1925 yılında Şirince Köyünde doğmuş. Beş yaşındayken dedesinin nalbant dükkanında bir hayvandan yediği tekme ile atılmış nalbantlık mesleğine. İşin inceliklerini Şirince Köyünde dedesinden öğrenip mesleği devam ettirmiş. Selçuk ilçesi kalabalıklaşıp ticari olarak cazip bir yer olmaya başlayınca 1960 yılı civarında Nalbantlık işini Selçuk merkezine taşımış. İlk olarak Meryem Ana Pasajının yerindeki Zehra Hanımın Hanına daha sonra ise şimdilerde sahipsiz kalan deve ahırından bozma dükkana yerleşmiş ve 2000 yılına kadar da mesleğine bu dükkanda devam etmiş. Traktörlerin az olduğu yıllarda mevsim bahar ise günde 30-35 adet hayvan nalladığı olurmuş. Hasta hayvanları tedavi etmekte dahi o kadar ustalaşmış ki Baytar kendisini defalarca uyarmış “Yeter artık hayvanları tedavi etme” diyerek işsiz kalmaktan dert yanmış. Mesleği hakkında bilgi paylaşması için üniversitelere davet edilecek kadar işinde ustalaşan Ahmet Ersoy’un ünü çevre ilçe ve köylere de yayılmış. Çırak bulamayınca en büyük oğlunu Hüseyin Ersoy’u yetiştirmiş fakat o da askerden sonra sınavlara katılıp polis olunca Ahmet Ersoy mesleği yalnız sürdürmek zorunda kalmış.

 

Duvardaki Nallar

O dönemde dükkanın duvarında asılı bulunan kocaman nalların hikayesi de oldukça ilginç. İkinci Dünya Savaşı sonunda 1945 tarihinde Türk ordusu elinde bulunan kadanaları (iri beygir, at) rençperlere satınca kadanaların bir kısmını da Şirince’liler almış. Duvarda asılı nallar o günlerden bir hatıra gibi nalbant dükkanının duvarında uzun süre asılı kalmış. Son yıllarında işler iyiden iyiye azalmış, birkaç at çiftliği ve çevre köylerden gelen az sayıda hayvan kalmasına rağmen Ahmet Ersoy yaşamı sonlanana kadar mesleğini icra etmeye devam etmiş. Kendisine hayvan nallatanlar şimdilerde onun ustalığından bahsetmeye devam ederken kendinden önce ve sonrakilerin içinde nalbantlık mesleğini en iyi yapan kişi olarak anılmaya devam ediyor.

Çekiç Tutmayan Usta Hüseyin Ersoy

Babası Ahmet Ersoy’dan nalbantlık mesleğini öğrenen Hüseyin Ersoy bu işte ustalaşmasına ve nalbantlık mesleğindeki becerisine rağmen askerlik dönüşü girdiği polislik sınavını kazanınca ata mesleğinden ayrı kalmış. Babasından kalma takım ve malzemeleri gösterirken meslek hakkında verdiği ayrıntılı bilgiler ve heyecanla anlattığı hatıraları onun ata mesleği nalbantlığa duyduğu saygının bir göstergesi gibiydi. Günümüzde “Zafer Mahallesi” olarak bilinen, eskilerin “Selanikliler Mahallesi” olarak tanıdığı mahallede yaşamını sürdüren Hüseyin Ersoy bölgemizde nalbantlık mesleğinin incelikleri hakkında bilgi alınabilecek son ustalardan birisi diyebiliriz.

 

Mesleğin İlçedeki Son Temsilcisi Osman Ersoy

Osman Ersoy 1949 doğumlu. Ahmet Ersoy vefat ettikten sonra 2000 ile 2012 yılları arasında nalbant dükkanını işletme görevini üstlenmiş. Motorlu araçların yaygınlaşması ve hayvanlara olan ihtiyacın iyiden iyiye azalması ile beraber dükkanı işletemeyecek duruma gelen Osman Ersoy şu günlerde mesleğini seyyar olarak devam ettirmeye çalışıyor. Davutlar ve Kuşadası ilçeleri yanı sıra çevre köylere de at nallamaya giden Osman Ersoy son dönemde yerli ve yabancı turistlerin gözdesi haline gelen at safarinin yaygınlaşması sayesinde mesleğini zorluklada olsa sürdürmeye şimdilik devam ediyor. Eskide kalan bereketli günleri heyecanla anlatan Osman Ersoy o günlerden aklında kalan bir hatırasını şöyle aktarıyor;

“Ak otelin yerinde bir han vardı, o handaki ocakçının yıkadığı adaçayı bardaklarının dibindeki su hanın içine akardı, hayvan nallarken bu koku her zaman bizlere eşlik ederdi. Aradan çok uzun zaman geçti, yeni binalar yapıldı ve Selçuk çok gelişti. İnanması güç fakat oradan her geçtiğimde hala o adaçayı kokusunu alıyorum ve eski günleri özlemle anıyorum.”

 

Nalbantlık Mesleği ve Malzemeleri

Nalbantlar bilindiği gibi at, katır ve eşek nallar. Bir nalın dayanma süresi ortalama iki aydır. Nallamada kullanılan başlıca malzemeler ise kerpeten, yavaşa, santurac ve nallama çekicidir. Kerpeten mıh çekmede kullanılır. Santurac ise bir bıçak çeşididir, tırnak kesiminde kullanılır. Yavaşa hayvan durmayınca burnunu sıkıştırmak için kullanılır, bu sayede nallama işlemi kısa sürer ve hayvan fazla acı çekmeden nallarına kavuşmuş olur. Önceleri nalbantlar hayvanları nallamak dışında baytarlık da yapardı. Torba yutan bir hayvanın karnından ameliyat ile torba çıkaracak kadar ustalaşan nalbantlar olduğu hala anlatılmakta. Diş ağrısı, karın ağrısı ve ayak şişmesi benzeri rahatsızlıklar nalbantların sıkça tedavi ettikleri hastalıklardı.

 

Hikayemiz Biterken

2000 yılında Kara Harp Okulunda askerlik görevimi yerine getirdiğim sırada benim gibi Selçuk ilçesinde yaşadığını öğrendiğim Yusuf Ersoy isimli bir arkadaşım vardı. Kısa dönem asker olduğu için çok az tanışabildiğim Yusuf ile 2012 yılına gelip yollarımız tekrar kesişene kadar benim için sadece Yusuf isimli bir arkadaştı. Pravişteli Nalbant Yusuf’un hikâyesi araştırmaya başladığımda arkadaşım Yusuf ile yollarımız bir defa daha kesişti. Bana bir e-posta yollayıp, kimseye bahsetmediğim nalbantlık hakkındaki araştırmamı duyduğunu söylediğinde çok şaşırmıştım. Hikayemizin kahramanlarından birisi olan Nalbant Osman Ersoy’un kendisinin babası olduğunu söyleyince Yusuf ismini nerden aldığını söylemesine gerek bile kalmamıştı. İlginç bir tesadüf ile asker arkadaşım Yusuf Ersoy’a ismini veren ağababa yani pehlivan lakaplı büyük dede Yusuf Ersoy’un yaşam hikayesine misafir olmuştum. Bu ilginç tesadüfün hikayesini yazıya dönüştürürken benden ellerindeki bilgi, belge ve fotoğrafları esirgemeyen Hüseyin Ersoy ve Osman Ersoy’a destekleri için teşekkür ederim. Ayrıca kaleme aldığım bu araştırma yazısını Selçuk ilçesinin yerel tarihine sahip çıkma yolunda büyük emek veren Sn. Şükrü Özkaynak, Arkeolog Yusuf Yavaş ve Ali Can Öğretmene ithaf ediyorum.

 

Özgür Aydoğan

Selçuk – 26 Mayıs 2012

İlk yorum yapan siz olun

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.

Translate »