Anadolu Coğrafyası Keşif ve Araştırma Topluluğu

Ovacık’ta Anılara Yolculuk

ovaanılMayıs’ın son günleri… Ovacık’ta 3. ve son günüm… Günlerden Pazar, 26 Mayıs…

İlçe merkezinde kuzenim Erdal ile öğle yemeğini yerken günlerdir yapmak isteyip de yapamadığım şeyi yapabilir miyim, diye kolumdaki saate baktığımda 12.10’du.

-Benimle dağa gelir misin?

-Ne?

-Doğru duydun, benimle dağa gelir misin?

-Sen istiyorsan, neden olmasın.

-Evet,istiyorum.

-Nereye?

-Kırkmerdiven Vadisi’ne, gör bak, bayılacaksın!

İşte böyle başladı dört saatlik maceramız. Değer miydi, 15-20 dk. için en az dört saat yürümeye? Benim için değerdi, dağ deyince hele de Munzurlar oldu mu söz konusu akan sular dururdu çünkü benim hayatımda.

Bu duyguyu anlatmanın bir yolu yok, varsa da ben henüz bulamadım. Tutku mu, bilmiyorum! Özlem mi, evet! Yoksulluğun içinde yaşanmış mutlu çocukluğa duyulan özlemdi benim dağlarla olan maceram…

Tabağımızdaki yemekleri bitirip araç ayarlayarak yola çıkmamız yarım saati ancak buldu. Vadinin girişindeki köy olan Çımê (şimdiki adı Gözeler)’den yürüyüşe başladığımızda tam olarak saat 13.00’dı. Erdal daha önce benimle Karagöl’e gelmişti, Dewasure (Yaylagünü)köyünden belki günde birkaç kez başını kaldırıp baktığı Munzur Dağları’na ikinci yolculuğu olacaktı. Ne düşünüyordu, ne hissediyordu yol boyunca;bilmiyorum. Fakat dilinden düşürmediği türkülerle yol alırken keyfinin yerinde olduğu anlaşılıyordu. Haydi Erdal, istikamet Kırkmerdiven Şelalesi…

Dere Axçi (Aksu Deresi)yaylalardan topladığı suları Munzur’a yetiştirme gayretiyle solumuzda çağıldayarak akarken gürül gürül sesine kulak verip, yol aldıkça yükseliyoruz; dağa doğru.

Her taşın bir hatırası var belleğimde. Bıne Qela (Kale yaylasının altı) işte önümde duruyor. Kaç kez ata binerek geçtim bu yoldan, kaç kez at, attı beni sırtından bu yamaçta. Kaç kez ineklerle geçtim… Ne mümkün hatırlamak; bu taşlara, bu topraklara bastığım ayak sayısını.

Kaç kez üşüdüm sabah ayazında ya da gecenin donduran soğuğunda; kim bilir? Şimdi kızgın güneşin altında yürürken rakım yükseldikçe tıkanan nefesim, çocukken yapmazdı bunu bana; koşarak çıkardık o zamanlar bu yolu. Yaramaz danaların arkasında koştururken böyle hain değildi ciğerlerim benim. Yok, kararlıyım beni yarı yolda bırakmak isteyen ciğerlerime inat çıkacağım bu yokuşu ve Qela’da çocukluğumu bulacağım. Aslında hain olan ciğerlerim değil, benim. 3 aydır hareketsiz yaşamanın getirdiği sonuç bu.

Erdal’a anlatıyorum yaylayı; hayvanları ayıdan korumak için gece ateş başında türküler, marşlar söyleyerek nasıl nöbet tuttuğumuzu, İmam Utan’ı ölmeden 2 gün önce burada gördüğümü… Son 20 yıldır köylülerimizin bu yaylayı neden terk ettiğini…

Anlatırken, çocukluğumun hatıralarını, Erdal önde ben arkada geliyoruz yaylanın sonuna. Sırttayız işte! Şimdi Kırkmerdiven vadisi önümüzde uzanıyor; çakıllı yamaçları, yeşil düzlüğüyle. Derê Axçi, gürül gürül akıyor. Beyaz gelinliğiyle bir gelin kanatlanmış uçuyor sanki kayaları aşarak; Munzur’a doğru…

Vadiye inerken nefesim rahatlayınca Erdal’ın temposuna uydurup ayaklarımı hızlanıyorum.Çenem düştü benim, anlatılacak ne çok şey birikmiş meğer 3 yılda. Evet, 3 yıl önce gelmiştim en son.

O da ne? Vadinin içinde birileri var, hayli uzaktalar; üç kişi karın üstünden yeşilliklere doğru geliyorlar. Zar zor seçiliyorlar. Muhtemelen Dersim merkezden gelen TUDAK grubunun yürüyemeyen gezginleri geri dönüyor diye yorum yapıyoruz. Yakına geldiklerinde bizim akrabalar olduğunu görüyoruz hayretle. Arkadan başka bir akrabam daha çıkınca eyvah diyorum ıssız değilmiş bu gün dağlar. Hani nerede o çocukluğumun ıssızlığı? Biz bu yolu yalnız yürürdük, kimseyle karşılaşmazdık ki! Yamaçlarda sekerek giden dağ keçilerini veya zirveye yakın karların üzerinde yuvarlanan şirin ayı yavrusunu saymazsak.

Hal hatır sorduktan sonra herkes yoluna hareket ediyor; onlar köye biz dağa… Saat 14.10 olmuş, çok ileri gitmeyelim diye uyarılıyoruz; kim dinler?

Bu da ne? Ardı arkası kesilmiyor dağdan gelenlerin… Ben alışık değilim bu trafiğe. Bizim çocukluğumuzda böyle değildi, ne oldu bu dağlara? Barış mı geldi gerçekten, geldiyse ne kadar kalacak? Bilen var mı sahi? Gerçekten barış geldiyse yine 20-30 çadırlı yaylalarında çocuk sesleriyle şenlik yerine dönecek mi?

30 sene önce yaptığımız gibi yine bu dağlarda ateş yakıp marş söyleyebilecek miyiz?

TUDAK’ın yaklaşık 150 kişilik grubunu vadinin içine yayılmış halde görmek ürpertiyor beni. İnsanların buralara gelip gezmesi elbette güzel ama ya doğa, doğa ne diyecek bırakılan çöplere? Şişeler, boş sigara paketleri… Şimdilik tek tük saçılmış olsa da vadiye, ya yarın? Geziler düzenlendikçe artmayacak mı bu kirlilik? Kim garanti edebilir ki,her gezgin grubunun TUDAK gibi çöplerini toplayıp şehre götüreceğini?

Vadiye dağılmış insanları görmek uzaklaştırıyor beni çocukluğumdan. Oysa ben çocukluğumu bulacaktım bu vadide…

İnişi yarım saatte tamamlayıp büyük şelaleye doğru ilerlerken tam da derenin kenarından geçerken kulaklarımızı dolduran suyun sesinden Erdal’la bir birimizi duymakta zorlanıyoruz. Yol üstünde kalmış kardan geçerken gözüm yukarılarda;merdiven üstüne bakıyorum. Teng, Sor, Serenerdgan  daha yukarılarda Qanihesen, Korttares, Kepırê yaylaları;  vakit yok. Bu gün mümkün değil, denemeye dahi gerek yok diyorum Erdal’a. Biz şelaleye yaklaştıkça karşılaşıyoruz insanlarla.Selamlaşıp geçecekken, küçük bir iki soru sıkıştırıyorum araya;

-İlk gelişiniz mi, nasıl buldunuz, güzel mi?

Bütün cevaplar kopyala yapıştır misali;

-Evet,muhteşem! Siz?

-Ben mi, ben burada büyüdüm.

Yaramaz danaların arkasından koşarken büyüdüm demek istiyorum aslında. Ellerim bu soğuk sularda çatladı, kanadı, yara oldu da öyle büyüdüm, demek istiyorum. Diyemiyorum!

Şelalenin önüne geldiğimizde Erdal elindeki poşeti soğuk suya bırakıp hızlı adımlarla şelalenin içine kadar gidiyor. Gördüğü güzelliğin heyecanını yaşadığını biliyorum. Onun ilk gelişi, ya benim? Sahi kaçıncı kezdir buradayım?

Erdal’ı fotoğraflayıp oturuyorum şelaleden gelen o mübarek suyun kıyısına. Çok vaktimiz yok. 15.10’da geldiğimiz şelaleden 15.30’da ayrılmamız gerekiyor. Karanlığa kalmadan, gezgin grubu vadiden çekildikten sonra…
Erdal’ın şelalenin yanından ayrılası yok. Bir iki fotoğrafını daha çektikten sonra çağırıyorum mecburen; geliyor. 10 dk. önce suya koyduğu poşetten biraları çıkarıp birini bana uzatıyor. Ayran(!) olmayınca yanımızda soğuk biralarımızı yudumluyoruz, şelaleden üstümüze doğru serpilen serin su damlacıklarının eşliğinde. Bu arada Erdal şelalenin önüne kadar gidince gömleği ıslanmış olarak dönüyor.
Grup çekildi, biz de kalkmalıyız artık. Kalk bakalım Erdal’ım, gitme vakti!
Merak etme, yakında çok yakında yine burada olacağız, söz!
 
 
 
Şükran Lılek Yılmaz
İstanbul, 30 Mayıs 2013

Bir cevap yazın

Your email address will not be published.