Anadolu Coğrafyası Keşif ve Araştırma Topluluğu

MERYEM ANA EVİNİN BULUNUŞU

003_03

Meryem Ana Evi’nin bulunuşu, Vestfalya’nın bir kasabasında, Dülmen yöresinden kötürüm bir köylü kadın olan Anna Katharina Emmerick sayesinde olmuştur. Bu kadın Mesih İsa’nın ve Meryem’in hayatı hakkında bilgileri gördüğünü iddia etmiştir.

Hastanın asla tanıyamayacağı kişileri, yerleri ve olayları olağanüstü ayrıntılı bir şekilde bildirmesi, kamuoyunun ve birkaç entelektüelin merakını çekmiş, ilgi ve hayranlık uyandırmıştır. Bunların arasında, Clemens Brentano isimli Alman romantizm akımı şairi, 1818’e doğru Emmerick’in “sekreteri” olarak Dümen’e yerleşir. Aldığı notları 1842 yılında “Anna Katharina Emmerick’in görümlerine göre Meryem’in Hayatı” adlı kitapta toplar ve basar.

Bu kitabın sondan bir önceki bölümünde şöyle yazılıdır:

“İsa’nın göğe yükselmesinden sonra Meryem, üç yıl Sion’da (Kudüs), üç yıl Beytanya’da ve dokuz yıl da Efes’te yaşadı. Sen Jean, Yahudilerin Lazarus ve kız kardeşini denizde terk etmelerinden sonra O’nu buraya getirmiştir. Meryem, tam Efes’te değil; az civarında, bazı dostlarının yerleşmiş olduğu yerde oturuyordu. Evi, bir dağın tepesinde, Kudüs’ten gelen yolun solunda, Efes’ten 3,5 mil uzakta bulunmaktaydı. Bu kentin güneyinden, bir takım dar patikalar, yabani bitki örtüsü kaplı bir dağın tepesine ulaştırır. Zirveye doğru engebeli bir yayla vardır. Burası da bitki örtüsü ile kaplıdır ve yaklaşık yarım mil genişliğindedir. Meryem Ana’nın ikametgâhı işte burada kurulmuştur. Söz konusu bölge oldukça ıssızdır, şirin ve bereketli tepeler ile süslenmiş, küçük toprak aralıklarında mağaralar görülebilir; düzenli ama el değmemiş tepeleri, piramit biçiminde, gölgeli ve düzgün gövdeli seyrek ağaçlarıyla güzeldir.

Aziz Yuhanna (Jean) Meryem’i oraya götürdüğü zaman – O’nun için bir ev de hazırlatmıştı – bölgede, birtakım Hristiyan aileler ve dindar kadınlar yaşamaktaydı. Yarısı, ağaç yapılarıyla eve dönüştürülmüş mağaralarda, yarısı da çadırlarda yaşıyorlardı.”

Bu insanlar, büyük zulüm ve kıyımdan önce, yukarılara çekilmişlerdi. Aralarında birkaç yüz metre mesafe olan mağaraları mesken tutarak, doğal oyukları sığınak seçerek, ama son derece ıssız edilmiş yerleri ikamet olarak kullanmışlardı. Sadece Meryem’in evi taştan yapılmıştı. Evin arkasındaki keçiyolundan dağa tırmanılıyordu. Kayalık zirveden, adalarla bezenmiş denizi ve Efes’i görmek mümkündü. Bu ıssız yer, birkaç mil uzaklıktaki Efes’ten daha yakındı.”

foto-antica

Meryem’in evi 19. Yy’ın sonuna doğru 1891 yılında İzmir Fransız Hastanesi’nde bir ayinde bahsettiğimiz bölüm seslice okunurken Rahibe Maria de Mandat Grancey’in dikkatini çeker. Lazarist Henri Jung ve Peder Poulin ile birlikte bu “Vahiylerin” doğruluğunu araştırmak isterler. Kitaba ayrıntılı bir şekilde baktıklarında Efes’teki yerin en ince ayrıntısına kadar anlatıldığını gördüklerinde heyecanlanmışlardı.

Dolayısıyla da, herkeste bütün bu beyanların gerçekliğini bizzat görme arzusu doğdu ve oraya gitmeye karar verdiler. Bu açıklamaların doğru olup olmadığını ortaya çıkarmak için yapılacak tek şey bu idi. Ekibin başına en ateşli muhalif olan Peder Jung çağrıldı. O da yanına kendisi gibi 1870 savaşlarından dönmüş olan ve Emmerick’in vahiylerine kuşkuyla bakan başka bir din adamını aldı. Bagajların taşınması için de yardımcı olarak bir demiryolu görevlisini buldu. Emmerick’in açıklamalarının asılsız olduğu iddiasıyla zavallı bir hayalperestin hayal kurmasından kaynaklanan bu sorunu kesin surette çözmek için dağı incelemeye karar vererek yola koyuldular.

Aziz Yusuf’a adanmış, Azize Martha Bayramı’na denk gelen 29 Temmuz 1891 Çarşamba günü bu küçük grup, elde pusula, kitabın işaret ettiği yöne doğru ilerledi ve dağ ile karşılaştı. Araştırmacılar sabah saat 11’e doğru bir açık alana vardılar. Orada gayretler içinde tütünle uğraşan birkaç kadın gördüler. Eğer başka koşullar altında olsalardı bu yükseklikteki bir tarlada çalışanları görmek dikkatlerini çekebilirdi. Oysa bunlar yorgunluktan ve güneşten perişan olmuş ve bitmiş bir halde hep bir ağızdan “Su… Su…” diye bağırdılar. Kadınlar “Suyumuz hiç kalmadı. Ama manastıra inerseniz bulursunuz” cevabını verdiler. On dakikalık bir uzaklıkta bulunan küçük bir ormanı elleriyle işaret ettiler. Kafile derhal o yöne doğru hareket etti.

Devam eden araştırmacılar, su kaynağının yanı başında, ağaçlar altında yarı saklı bir evin, daha doğrusu bir kilisenin kalıntılarını görünce hayretlerini ifade etmekten kendilerini alamadılar.  Düşünceleri hemen Emmerick’in kitabına yöneldi. Açık alan, kalıntılar, zirvedeki kayalar, arkada dağ, önde deniz…

Skan_15

“Aradığımız ev gerçekten bu muydu?” diye düşündüler. Heyecan doruktaydı ve emin olmak gerekiyordu. Emmerick diyordu ki: “Evin bulunduğu dağın tepesinden, bir yandan Efes’in bir bölümü ve diğer yandan da daha yakında bulunan deniz görünür”. Yorgunluklarını, sıcağı ve susuzluğu unutan kafile, derhal yamaca tırmanıp tepeye ulaştı. İşte orada, sağda Ayasuluk (Selçuk), Panayır Dağı ve Efes’i nal şeklinde çevreleyen ova, solda deniz ve çok yakında Sisam Adası görünüyordu. Artık hiç şüphe yoktu. Evin etrafında günlerce süren çalışmalar yapıldı ve İzmir’e dönüldü. Buradaki herkese de olayın heyecanı ile bulduklarını anlattılar.

1 Aralık 1892’de İzmir (ve Efes) Piskoposu Mons. Andrea Timoni, kendisine nakledilenleri bizzat yerinde değerlendirme arzusuyla, aralarında din adamlarının da bulunduğu grubu ile birlikte Bülbül Dağı’na çıktı. Böylece gördüğü evle Emmerick’in tanımlamaları arasındaki benzerliği bizzat kontrol etme olanağı buldu. Şaşkın ve hayran bir halde hemen resmi bir belge hazırladı. Bu belgede;

“Olayı Hristiyan dünyasına açıklama vakti gelmiştir. Meryem’in Efes’te yaşadığı süre boyunca ikamet ettiği evin, gerçekten o ev olup olmadığı değerlendirmesini bizzat sizler yapacaksınız” diye yazıyordu.

Papa VI. Paul’un 1967’deki ziyaretinden sonra, her yıl Ağustos ayının 15. gününde ayinler düzenlenmekte ve buraya gelen Hristiyanların hacı olduklarına inanılmaktadır. 

 

Tarihçi Tolga MERT 

 

Bir cevap yazın

Your email address will not be published.