Anadolu Coğrafyası Keşif ve Araştırma Topluluğu

Girit’e Yolculuk

 

Chania (Hanya)

Chania (Hanya)

SELÇUK’TAN GİRİT’E YOLCULUK

Yazan: Özgür Aydoğan

Fotoğraflar: Özgür Aydoğan – Kenan Aydoğan

Girit, (Eski Yunanca: Krētē; modern Yunanca Κρήτη – Kriti) – (Osmanlıca گريد)

Girit denildiğinde yaklaşık MÖ 3000-1400 arası Minos krallığı ile başlayan sonra sırasıyla Helenistik Dönem, Bizans Dönemi ve Girit Arab Emirliği, Girit-Venedik Dönemi, Girit Osmanlı Dönemi ve modern Girit’e ev sahipliği eden doğa harikası her yönüyle ilgi çeken bir turistlik ada akla gelir. Girit adasına İnsan yerleşiminin M.Ö. 7. Milenyum’dan itibaren başladığı tahmin edilmektedir. Girit’teki erken Neolitik dönem yerleşkeleri Knossos ve Trapeza olarak bilinmektedir. Yazılı kaynakların olmayışı neticesinde bu döneme ait Girit tarihçesi belirgin bir stile sahip Girit keramik çanak çömlekleri sayesinde belirlenmektedir. Girit Yunanistan’ın en büyük Akdenizin ise en büyük 5. adasıdır. Ada 4 vilayete ayrılmıştır. İsimleri Chania, Heraklion, Rethimno, Lashiti olan bu vilayetler Türkler için de çok büyük anlam ifade ederler. Türkiye’nin çeşitli yerlerinde olduğu gibi yaşadığım yer olan Selçuk ilçesinde de Girit Adası kökenli bir çok insan yaşamakta. Her ne kadar adayı hasretle anıp Girit’li olmakla övünseler de çok azı adayı ziyaret etme imkanını bulabilmiş. Benim Girit merakım ise kökenimden değil ilgi alanlarımın adayla kesişmesinden kaynaklı. Arkeoloji ve antik dünyaya olan merakım Minos krallığına beşiklik etmiş bu adayı ziyaret etmeme önemli bir etken oldu. İkincisi Girit adası Türk tarihi ve Bektaşilik açısından da benim için merak uyandıran gizemli bir merkezdi. Üçüncü olarak dağcılık ve doğa sporları açısından da çok çok zengin ve ilgi çekici olduğunu gördüğüm bu ada artık benim için mutlaka görülmesi gereken biryer olmuştu.

Karar vermiştik artık yolculuk için plan yapmaya ve hazırlıklara başlamıştık. Büyüklüğü ile diğer adalardan ayrılan Girit için hafta sonu tatilinin yetmeyeceği kesindi. Kalabalık bir ekiple gitmenin keşfi zorlaştıracağını düşünerek Özgür Aydoğan, Yaşar Küsbeci ve Kenan Aydoğan’dan oluşan üç kişilik bir keşif ekipi oluşturduk. İlk önce Marmaris üzerinden feribot ile Rodos adasına oradanda Yunanistan şehir hatlarını kullanarak Girit adasına gemi yolculuğu ile ulaşmayı planlıyorduk. Tekrar düşünüp harcanan zaman, yoldaki yemek ve konaklama masraflarını hesapladığımızda uçak yolculuğunun daha rahat ve avantajlı olacağını gördük. Yola çıkmadan önce adadaki görülecek yerler hakkında araştırma ve güzergah konularında biraz çalışma yaptık. Bazıları için eski vatan toprağı, bazıları için memleket, bazıları içinse ‘Dedemin İnsanları’ filminden hatırladıkları şirin bir adaydı gideceğimiz yer. Evet, herşey hazırdı ve yola koyulma vakti gelmişti. 05 Nisan 2015 Pazar günü İzmir havaalanında buluşup saat 15.55’de bizi Atina’ya götürecek pervaneli küçük bir uçağa bindik ve yolculuğumuz başladı.

Günbatımı

Uçağımız Girit için inişe geçtiği sırada gün batmaya başlamıştı.

1. gün (05 Nisan 2015)

Kalkıştan yaklaşık 45 dakika sonra Atina’ya varmıştık. Bu kısa ve keyifli yolculuk sonrası Atina havaalanında bir süre aktarma için bekledik sonrasında da daha büyük bir uçakla Girit adasının başkenti Heraklion’da (Kandiye) bulunan havaalanına yolculuk ettik. Heraklion’a indiğimizde ilk olarak hava alanının ismi ilgimi çekti. Başkentin havaalanına Yunan yazar, şair, siyasetçi ve filozof. 20. yüzyılın en önemli Yunan felsefecisi olduğu ve eserleri yabancı dillere en çok çevrilmiş olan Yunan yazar olduğu düşünülen Nikos Kazancakis’in ismi verilmiş. Ülkemizde de havaalanı, köprü ve benzeri önemli yapılara bilim adamları ve aydınların ismi verilse ne güzel olurdu. Herneyse hava kararmıştı ve biz zaman kaybetmeden bir araç kiralayarak konaklamak üzere Chania’ya (Hanya) ulaşmayı planlıyoruz. Bir kaç rent a car gezdikten sonra 120 Euro vererek aracı 5 gün için kiralayabildik. Sezon içi bir tarihte gelsek tek gün için bu parayı ödememiz gerekebilirdi. Zaman kaybetmeden yola koyulduk çünkü Chania’ya ulaşmak için 140 km. uzunluğunda bir yol bizi bekliyordu. Araçla bir süre ilerledikten sonra hakim bir noktadan Heraklion şehrini fotoğraflamak için durduk. Araçtan inip geriye baktığımızda şehrin üzerinde asılı duran büyük ve kızıl bir ay manzarası bizi bekliyordu. Hayranlıkla birkaç fotoğraf çekip yolumuza devam ettik. Chania’ya vardığımızda aracımızı merkezi bir caddeye parkedip hemen karşıdaki dönerci büfesine yaklaştık. Yağlı ekmeğin arasında patates, sos ve tavuk olan döner sipariş edip karnımızı 2.50 Euro vererek doyurmuş olduk. Akşam serininde biraz etrafı dolaştıktan sonra limanda manzaralı bir otel bulup geceyi Chania’ya da geçirdik.

2. gün (06 Nisan 2015)

Sabah camı açtığımızda karlı dağlar görmek çok hoşumuza gitti. Odamızı terkedip aşağı indiğimizde otelin üst sokağında eski bir hamam ve karşısında da `Tamam Restaurant` tabelası hemen ilgimizi çekti. Gündüz gözü ile sokağa henüz adım atmışken Türklere ait izler görmek heyecanlandırdı ekibimizi. Fırından aldığımız peynirli ve ıspanaklı börekleri yedikten sonra yolumuza devam ederek akşamdan belirlediğimiz güzergahı yürümeye başladık.

Tekke, Camii ve Kiliselerin yanyana sıralandığı

Tekke, Camii ve Kiliselerin yanyana sıralandığı

Eski Chania, surlar, çarşı, liman, deniz feneri, Etz Hayim (Hayat Ağacı) Sinagogu, Cami ve eski Türk evlerinini dolaşıp bol bol fotoğraf çektik. Chania’dan ayrıldıktan sonra yol üzerinde bulunan Maleme yakınlarındaki savaştan kalma barınakları ziyaret ettik. Kolibari’de Ortadoks Akademisini gezdikten sonra Kastelli’de (Kisamos) yemek molası verdik. Ada kültürünü yansıtan hoş dekore edilmiş bir tavernada deniz mahsüllerinden oluşan güzel bir öğle yemeği yorgunluğumuzu unutturdu. Yolumuz üzerinde bulunan Kourna gölünde biraz dolaşıp birkaç fotoğraf çektikten sonra Rethimnon yani bizim bildiğimiz ismi ile Resmo’yu görmek üzere yolumuza devam ettik.

Rethimnon’da aracımızı otoparka bırakıp hemen yakındaki kale ile şehir turumuza başladık. Buradada eski mahalle ve çarşı ilgimizi çekti. Türk evleri Tekke ve Cami benzeri Türk eselerini adanın birçok yerinde görmek mümkün. Daha önce yıkılan Cami minaresinin onarılmaya başlandığını görünce sevindik. Ülkelerindeki zenginliklere sahip çıkmaları Yunanistan için faydalı bir davranış. Nede olsa son dönemlerde çok sayıda Türk turist ağırlıyorlar. Cami restorasyonlarının bir diğer sebebide Türkiye’de çok sayıda Kilisenin onarılmış ve onarılmaya devam ediliyor olması. Bu durum karşılıklı bir iyi niyet göstergesi denebilir fakat gözden kaçan önemli noktalarda var. Mesela Girit’in meşhur Bektaşi Tekkeleri ne durumda diyebilirsiniz. Bütün Yunanistan’da olduğu gibi Girit’te de Bektaşi Tekkeleri kaderine terk edilmiş durumdalar. Geçmişten bu güne Türk hükümetleri Osmanlı ve Türkiye için büyük hizmetlerde bulunmuş bu önemli unsuru ve ona ait eserleri koruma konusunda duyarsız ve sessiz. Türkiye’deki Alevi – Bektaşi derneklerinin birçoğu da siyasetçilere oy pazarlama peşinde olduklarından bu yapılar külliyen sahipsiz kalmış durumdalar. İnanç, kültür ve mimari açıdan ülkemizin önemli bir zenginliği olan Bektaşi Tekkeleri, umarız bundan sonra toplumumuz ve hükümetlerimiz tarafından daha fazla önemsenir. Rethimnon’da bol bol gezip fotoğraf çekiyoruz, zamanımız hızlıca geçiyor. Çarşıda oturup kahvemizi yudumlarken etrafımızdan fesli insanların geçtiğini sohbet eden Türk ve Rum esnafın kahkahalar atarak tavla oynadığını hayal ediyoruz. Artık adanın kalbi olan başkent Heraklion’a doğru yola koyulma vakti geldi. Akşam saatlerinde ulaştığımız Heraklion’da trafik yoğunluğunu aşarak merkeze doğru ilerliyoruz. Zar zor bir park yeri bulup aracımızı terkediyoruz. Tesadüf eseri Girit’li dostlar edindik ve kalan günlerimizde bu dostlarımızın büyük yakınlığını ve desteğini gördük. Geç saatlere kadar süren sohbet ve kaynaşma sonrası yorgunluk atmak için soluğu merkezdeki otelimizde aldık.

3. gün (08 Nisan 2015)

Sabah kahvaltı sonrası ilk hedefimiz Türk mahallesi oluyor. Sur içi çevresinde Tekke, Cami, Kilise, müze vb. ziyaret edebileceğimiz neresi varsa dolaşıyoruz. Son olarak deniz kenarında bulunan kaleye gidiyoruz fakat restorasyon olduğu için içini göremiyoruz. Zaman kaybetmeden yolumuza devam edip Girit’e gelenlerin görmeden dönmediği Minos uygarlığının başkenti Knossos’u ziyaret ediyoruz. Uzun uzun dolaşıp fotoğraf çektiğimiz bu heybetli antik şehirden hayran kalarak ayrılıyoruz. Sonraki durağımız büyük akvaryum oluyor. Çok güzel zaman geçirdiğimiz akvaryum sadece balık türlerine değil daha birçok deniz canlısına ev sahipliği ediyor. Sonraki programın aksamaması için istemeden de olsa ayrılıyoruz akvaryumdan. Virajlı yokuşları geride bırakarak yıkık değirmenlerin sıralı olduğu bir sırtı aşıp çok merak ettiğimiz Lassithi Platosuna varıyoruz. Etrafı dağlar ile kaplı müthiş bir düzlük. Araziyi sulamak için yapılmış küçük değirmenler şimdilerde bakımsız durumda. Plato çevresinde yaklaşık 10 köy var fakat biz zaman kaybetmeden yolumuza devam edip Diktaion Mağarasına doğru ilerliyoruz. Belli bir noktaya kadar araç ile ulaşım mümkün fakat bir süre yürümeden mağaraya ulaşılamıyor. Hem yürüyor hemde zaman zaman dönüp arka planda kalan Lassithi Platosunu seyrediyoruz. Çok geçmeden Diktaion Mağarası girişine ulaşıyoruz. Anadolu’da görme imkanı bulduğum mağaralara göre küçük fakat yinede güzel bir mağara. Ellerindeki potansiyel turistlik noktaları değerlendirmeleri tabiki doğru bir davranış. Mağara ziyaretimizi bitirip adanın doğu kısmında bulunan Agios Nikalaos’a ulaşıyoruz. Hava kararmadan çarşıyı geziyor ve ardından da buranın en önemli ziyaret noktalarından biri olan Voulismeni Gölünü görmeye gidiyoruz. Sohbet ettiğimiz esnaflar Nazilerin adadan çekilirken tanklar, araçlar ve her türlü askeri malzemeleri bu göle attığını gölün derinliğinin bilinmediğini söylüyorlar. Derinliğini bilemesekte güzelliği görülmeye değer diyerek birkaç fotoğraf çekiyoruz. Agios Nikalaos’ı da görüp keşfettikten sonra dört günün yorgunluğunu çıkarmak için kendimize güzel bir sofra kuruyoruz. Ahtapot, kalamar ve Yunan salatası başta olmak üzere mezelerle süslü güzel bir uzo sofrası iyi geliyor. Türkiye’den geldiğimizi öğrenen işletmeci ve çalışanlar bize yakınlık gösteriyor hatta bir süre sonra dayanamayarak soframıza dahil oluyorlar. Alışık olduğumuz bu kaynaşma her zamanki gibi bizi mutlu ediyor. Konaklayacağımız pansiyona doğru yola koyuluyoruz.

4. gün (09 Nisan 2015)

Sabah Agios Nikalaos’dan ayrılıp Elounda köyüne gidiyor ve Spinalonga adasını izlerken kahvaltımızı yapıyoruz. Artık adanın güney tarafına geçme vakti geldiğini düşünerek yola koyuluyoruz. Çok geçmeden Yerapetra (Ιεράπετρα, Kutsal Taş) isimli kasabaya ulaşıyoruz. Yunanistan’ın ve Avrupa Birliğinin en güneydeki şehiri olarak tanıtsalarda kendilerini KIBRIS’ı hesaba katmadıkları ortada. Temmuz 1798’de Mısır seferine giden Napolyon Bonapart donanmasının küçük bir kısmıyla Yerapetra’da mola vermiş ve burada bir ailenin yanında bir gece kaldığı rivayet ediliyor. Bu ev hala ayaktadır ve “Napolyon Evi” olarak ziyarete açıktır. Ayrıca, Zorba filminin meşhur final sahnesindeki Anthony Quinn’in sirtaki dansı Yerapetra plajında çekilmiş. Limandaki kale, Kato Mera mahallesindeki eski Osmanlı evleri, bugün konservatuvar olarak kullanılan cami, bugün müze olarak kullanılan Türk Mektebi varlığını sürdürmekte. Çok güzel vakit geçirdiğimiz Yerapetra’dan ayrılıp eski yolları kullanarak Keratokampos yönüne ilerliyoruz. Yol üzerinde gördüğümüz kadarı ile adanın bu bölgesinde seracılığın çok yaygın olduğunu söyleyebiliriz. Yol üzerinde bir şelale ilgimizi çekiyor ve fırsat bu fırsat diyerek aracımızı parkedip kısa bir doğa yürüyüşü yapıyoruz. Yürüdüğümüz rotadaki çiçek ve diğer bitkilerin çeşitliliği bizi etkiliyor. Kısa ama keyifli bir doğa yürüyüşü hepimize iyi geliyor. Heraklion için geri dönüş yolunda eski Türk yerleşimleri bulunan Asimi ve Apoini köylerini ziyaret ediyoruz. Pek turistlik olmayan fazlada ziyaretçi ağırlamayan bu köylerde ziyaretimiz meraklı gözlerle takip ediliyor. Terkedilmiş köy evlerini düşüncelere dalarak gezerken kim bilir Girit’de sahip çıkılamamış ne hatıralar var diye düşünüyoruz. Köy ziyaretlerimizi tamamlayarak Heraklion şehrine geri dönüyoruz. Otele eşyalarımızı bıraktıktan sonra arkadaşımız Yanni’yi işyerinde ziyaret ediyoruz. Marie ve Yanni’nin daveti ile akşam yemeğinde bir araya geliyoruz. Koyu bir sohbet ve ilerleyen dostluk günü kapatmak için güzel bir final oluyor.

5. gün (09 Nisan 2015)

Sabah Heraklion’dan hareketle çevredeki görülecek yerleri ziyaret etmek üzere yola koyuluyoruz. İlk durağımız yalçın bir kaya üzerine kurulu olan Paleokastro (Eskikale) oluyor. Kalenin hemen altındaki plaj ve eski bir yapıyı gezdikten sonra kaleyi yakından görmek üzere sevimli bir patikayı izleyerek kalenin içine giriyoruz. Rüzgarın izin verdiği kadarı ile kaleyi gezip fotoğraf çektikten sonra yolumuza devam ediyoruz. Girit adasının tarihini karıştırınca adanın alınışından kaybedilişine kadar her dönem Bektaşi Tekkelerinin Girit’de şen olduğu görüyoruz. Şimdiki duruma bakarsak geriye yapı olarak çok bir şey kaldığı söylenemez. Fakat Girit’e gelip bir Tekke görmeden dönersek olmaz diyerek başlıyoruz internet üzerinden araştırma yapmaya. Merkeze yakın olduğu için Agios Vlasis Köyündeki tekke ilgimizi çekiyor. Şansa bakın ki bu tekke de en araştırılması gereken tekkelerden biri. Köyün birçok ismi yada ismin birçok yazılışı olduğunu anlamamız zaman alıyor. Turistlik haritalarda başka, internet sayfalarında başka, resmi ismi başka olan bir köyden bahsediyoruz. Türklerin köye verdiği ismi ise ne gariptir ki çok sonraları Yunanca kaynaklardan öğreniyorum. Kafaları karıştırmamak için bu isimleri tek tek yazmayarak sadece bu gün kullanılan resmi ismi yani “Agios Vlasis” ismini paylaşmak istiyorum. Köyü ziyaret etmek ve tekke hakkında bilgi edinmek isteyenler bu ismi yazarak köyün yerini tespit edebilirler. F. Won Margaret Hasluck’un, “Bektaşiliğin Coğrafi Dağılımı” adlı çalışmasında Girit’te Dergâhlardan şöyle bahsediyor: “Girit Bektaşi dergâhları adanın başlıca üç büyük kentinde idi. Kandiye, Resmo ve Hanya’ya dağılmıştı. Bu tekkelerden önce de Kandiye’nin iki saat güneyinde bulunan Aya Velasyos köyünde bir tekke vardı.” İşte bu bilgilerin benzeri bilgiler daha birçok kaynakta karşımıza çıkıyor ve bu durumda bizlerin konuya olan merakını daha da arttırıyor. Bu dergahın ismi, kim tarafından yapıldığı ve nelere şahitlik ettiği konusunda tatmin edici bilgiye ulaşamadım. Köye gidip dergahı bulma şansına eriştim, yapı kısmen ayakta ve bir kitabesi mevcut. İçinde bir çeşme ve dergahın parçası olduğunu düşündüğüm birçok yapı göze çarpıyor. Dergahın neredeyse içinde denebilecek bir evin girişinde rastladığımız adama yapıyı soruyoruz, bir bilgisi olmadığını söyleyerek yaşlı bir adama soruyor. Yaşlı adamda bir şey bilmediğini söylüyor. Ne garip, ortada güzel bir tekke var, kimse bu tekke hakkında bir şey bilmiyor ve internette bir fotoğrafı bile olmayan bu tekke kayıp tarihimizin bir parçası olarak yok olmayı bekliyor. Birçok soru işareti ile ayrıldığımız köyden kısa bir yolculuk yaparak tekrar Heraklion merkezine ulaşıyoruz. Heraklion yani Kandiye’de Türklerden kalma yapıları gezmeye devam ediyoruz. Gezinirken Smyrnis sokağı ve benzer sokak isimlerini sıkça görüyor ve Anadolu kökenli birçok insanla karşılaşıyoruz.

6. gün (10 Nisan 2015)

Adadaki son günümüzün sabahında ilk iş olarak Nea Alatsata (Yeni Alaçatı) isimli Anadoludan giden Rumların köyünü ziyaret ediyoruz. Sokaklarda dolaşırken hangi yapılardan kaldığı belli olmayan bazı kitabelere rastlıyoruz. Bize eski Türk evlerini gösteriyorlar. Daha sonra bir Tekkenin onarıldığını ve gezilebilir durumda olduğunu öğreniyoruz. Şimdilerde bir dernek binası ve anı evi niyetine kullanılan Tekkenin anahtarına ulaşmak için Kliseye giden iki kadını bekliyoruz. Bekleyiş sırasında köyün mütevazi tavernasında bir şeyler atıştırıp sohbet ediyoruz. Paskalya ayinini bitiren çift nihayet dönüyor ve derneğin kapısı açılıyor. Bizi güleryüz ile karşılayarak dernekleri hakkında bilgi veriyorlar. Eşya ve fotoğrafları incelemenin yanı sıra Tekkenin içinide görme imkanı bulmuş oluyoruz. Artık uçuş saatimiz yaklaşıyor ve son kez Heraklion merkezde alışveriş yaparak arkadaşlarımızla vedalaşıyoruz. Merkeze yaklaşık 2 km. mesafede olan havaalanında aracımızı teslim ederek ülkemize dönmek üzere uçağımıza ilerliyoruz. 24-27 Eylül 2015 tarihlerinde Anadolu Coğrafyası gezgini arkadaşlarımız ile tekrar geleceğimiz bu güzel adaya veda ederek ayrılıyoruz.

Geziden birkaç not:

  • Sezonda gidildiğinde fiyatların yüksek olması ve havanın alıştığımızın üzerinde sıcak olması sizi zorlayabilir. Bu nedenle erken sezon yada sezon sonu gitmenizi öneririm.
  • Yunanca tabelaların yanı sıra İngilizce tabelaların da bulunduğu Girit karayollarında tabelalarda bulunan yer isimleri turistlik haritalardakinden farklı yazıldığı için gideceğiniz yeri bulmakta zorlanabilirsiniz.
  • Kendi kullandığınız araç ile ulaşım sağlayacaksanız karayolu tabelalarının yerleride sizi şaşırtacaktır. Yerlerinin belli bir standardı olmayan tabelalar çoğu zaman gözden kaçıyor yada hatalı yönlendiriyor.
  • Sırt çantanız hariç bagaj verirseniz 20 Euro civarında bir ödeme yapmanız gerekebilir. Bu ödemeden kurtulmanın yolu fazla büyük çanta götürmemek, 40 litre veya daha küçük sırt çantanızı yanınızda kabine götürmek.
  • Girit’e dağcılık ve doğa sporları için geldiyseniz doğru bir karar verdiniz. Dağ maratonu, kanyon geçişleri ve doğa yürüyüşleri için çok ve güzel seçenekleri bulunan ada oldukça dağlık bir araziye sahip. Batıdan en doğuya uzanan aşağıdaki sıradağ zincirleri şu şekilde:

• Lefka Ori veya ‘Ak Dağlar’ (en yüksek noktası 2452 m.)

•İdi sıradağları (en yüksek noktası Psiloritis 2456 m.)

•Dikti dağları (en yüksek noktası 2148 m.)

Bir cevap yazın

Your email address will not be published.