Anadolu Coğrafyası Keşif ve Araştırma Topluluğu

Bilgi Sahibi Olmadan Fikir Sahibi Olmak

11816994_10153478943220782_8688595904534734756_n

Yazan: Mustafa Mersinoğlu

Dünyada herşey için, medeniyet için, hayat için, muvaffakiyet için en hakiki Mürşit ilimdir, fendir, ilim ve fen haricinde Mürşit aramak gaflettir, cehalettir, delalettir, yalnız ilim ve fennin yaşadığımız her dakikadaki safhalarının tekamülünü idrak etmek ve terakkiyatini zamanla takip eylemek şarttır. şu kadar bin sene sonra bugün aynen tatbike kalkışmak elbette ilim ve fennin içinde bulunmak değildir.” (1)

Mustafa Kemal Atatürk

“BİLGİ SAHİBİ OLMADAN FİKİR SAHİBİ OLMAK”

Uğur Mumcu

Anadolu coğrafyası ilmin gelişmesinde ve düşünce tarihinde önemli rol oynamıştır. Bilmin ve bilmenin ne olduğu üzerine düşünceler ve tartışmalar binlerce yıldır devam etmektedir ve etmelidir de çünkü düşünce ve bilim bu şekilde ilerlemektedir. Düşünce özgürlüğü de bunun temelidir. Türk Dil Kurumu sözlüğü için şöyle bir tarif yapmış bilim için. “Evrenin veya olayların bir bölümünü konu olarak seçen, deneye dayanan yöntemler ve gerçeklikten yararlanarak sonuç çıkarmaya çalışan düzenli bilgi, ilim” (2)

Tarih Sümer’de başlar (3) bilim ve teknik de. Sümerler matematik ve geometrenin temeli olan dört işlemi bulmuşlar, Dairenin alanını hesaplamışlar ve 360 dereceye böldüler. 60 sayısına dayanan sistemi geliştirmişlerdir. Güneş saati kullanmışlardır. Gece ve gündüzü 12 şer saate böldüler. Artıklı ve doğru bir takvim geliştirmişler ve bir yılı 12 ay 360 gün olarak hesaplamışlardır ve 30 gün bir ayı . Astronomide burçları adlandırmışlar. En eski tıp bilgileri bir Sümer tabletinde yazilidir.
Anadolu uygarlıklarının Akdeniz dolayısıyla dünyada Batı uygarlığı olarak bilinen oluşumun kökü olduğu savı önce Cevat Şakir Kabaağaçlı (4) tarafından ortaya konmuştur:

Cevat Şakir Kabaağaçlı

Cevat Şakir Kabaağaçlı

“Haritalarda Anadolu hiçbir zaman tarihte oynadığı başrolü belirtecek biçimde gösterilmez. Anadolu, sadece Asya’nın Batı’ya  doğru uzanan bir köşeciğidir. Klasik çağlar tarihinde Anadolu, sırasıyla, İran, Makedonya ve Roma imparatorluklarının bir vilayeti olarak gösterilir. Oysa Anadolu, Asya , Avrupa ve Afrika’nın, yani üç büyük kara parçasının birleştikleri yerde, bu kıtaların birinden ötekine geçenlere köprülük etmiş bir yerdir. Göç eden insan yığınları ve istila için yürüyen fetih orduları hep Anadolu’nun üzerinden geçtiler. Buldukları halkı öldürmediler, ama hep onlara karıştılar.Son olarak biz Türkler   geldik ve onlara karıştık. Öyle ki, biz Amerikalılardan bile daha melez olduk, bundan ötürü vakit vakit Anadolu’ya gelmiş ve bu yurda kısa ya da uzun bir süre sahip olmuş ne kadar insan varsa damarlarımızda hepsinin de kanı vardır. Her ne kadar kültür sorunu bir kan sorunu değilse de, yabancımız sayarak yadırgadığımız şeylerin biz hem fiilen, hem de hukuken mirasçısıyız … Batı İrfani denilince yabancı bir irfan sanıldı, oysa Batı kültürünün beşiği Anadolu’dur. Batı çocuklarına okutulanların çoğu Anadolu’nun eski efsaneleridir. Batı’nın çiçeklerini alıp, artık kurumuş olan eski ağacımızın dallarına pamuk ipliğiyle bağlamaya ne hacet vardı? O çiçekleri açan gövde ve kökler bizim topraklarımızdaydı ” (5)
“Fen, dünyada Anadolu’da başlamıştı. İ. Ö. VI. Yüzyılda Anadolu’nun Miletos şehrinde Thales’in güneş tutulmasını hesap edecek kadar matematik ve astronomide ilerlemiş olduğu” (6) bilinir.

Thales

Thales (7)

İsmet Zeki Eyüboğlu’da şöyle demektedir: “Bütün Akdeniz uygarlıklarının beşiği Anadolu’dur. Düş değil, bir gerçek, bir tarih oluşumudur bu. Bilgece düşüncenin, sanat yaratmalarının, dinlerin yerden ot bitercesine bittiği, kaynaştığı, çevreye yayıldığı bir yerdir Anadolu. Mezopotamya uygarlığının Anadolu uygarlığından eski olduğunu, tarihin Sümerlerle başladığını savunan görüşler, düşünceler vardır. Ancak, bilimsel düşüncenin, belli bir anlayış açısından varlık bütününe, evrene, insana bakmanın Anadolu dışında geliştiğini, doğduğunu en küçük belgelere dayanarak ileri sürebilecek bir yetkili yoktur “İran uygarlığı, Hint uygarlığı, Sümer uygarlığı, Mısır uygarlığı büyük, yararlı, eski uygarlıklardır. Ancak bunlar, birer çevre, birer sınırlı bölge uygarlıklarıdır. Kendi içlerine kapalı uygarlıklardır. Oysa Anadolu Uygarlıkları evrene açık, bir yerde kalmayan, başka ülkelerde değişik ürünler vererek sürüp giden uygarlıklardır. Bugünün uygar yeryüzü için bir Sümer düşüncesi, İran görüşü, Hint anlayışı yoktur. Ancak Anadolu’da doğan, çağdan çağa uzayıp giden, ulustan ulusa geçen bir Anadolu düşüncesi, bilimi, Anadolu görüşü, felsefesi, sanatı vardır. Sumerlerde heykel vardı. Ancak bugünkü heykel Sanatının beşiği Anadolu’dur. Budur Anadolu ‘nun özelliği” (8)
Bu bazılarınca coğrafi ya da etnik merkeziyetçilik olarak görülebilir ancak yukarıdaki yazar ve düşünürlerin yaptığı o değil sadece Anadolu coğrafyasının insanlığın gelişmesindeki yerini belirliyorlar. Aslında Sümerler de Mezapotamya da Anadolu coğrafyası ile iç içedir.
İskender Ohri, Anadolu’nun Öyküsü (9) adlı kitabında Fensel Bilim başlıklı bölümde:
“İnsanlar, Uygarlık yolunda ilerlerken, üç aşamadan geçtiler. Büyü, din ve fen çağları. Bu son aşamaya en önce İonya ulaştı. Sümer ve Misir’da ampirik bilgi ve buluşlar, bir sürü büyü ve mitoloji ile karışıktı. Bunların fen denilecek tarafı yoktu. İonyalılar din, büyü ve öbür dünya ile uğraşmazlardı. Zaten tinsel tanrıları da yoktu ki, her şeyi yasaklayacak rahipler ve kilise olsun. Onlarda düşünürlere, doğa bilgini anlamında, fusiologos denirdi. Şimdi ise fizikçi diyorlar. Yaşadigimiz çağa adını veren atom sözcüğünü ilk kullanan ve o kavram üzerinde konuşanlarda onlardır. Bu gibi yanlış düşünceye dayalı doğa araştırmalarından, deneye dayanan pozitif müspet bilim doğdu. İşte böylece, Mısır ve Babil’den ve her yerden çok önce, Anadolu düşüncesi o son aşama olan akıl yoluna ve bilimsel gerçeğe ulaştı.   Helenistan ‘ın bu işte hiçbir yardımı olmadı. “Ayrıca İskender Ohri kitabının icat ve Fennin beşiği bölümünde:
“Thales, Euklides’e mal edilen, çizgi geometrisinin çoğunu ve bir çeşit trigonometreyi bulan, büyük bir bilgindir. O, güneş ve ayın aynı madde kütlelerinden olduğunu, ayın bir ayna gibi güneş ışığını yansıttığını da biliyordu. Ya 7. Yüzyılda yaşayan Anaksimandros? Madde hakkında şaşılacak şeyler söyleyen bu bilge, dünyamızın sayısız başka dünyalarla çevrili olduğunu da savundu. O zamanlar bilinen dünyamızın bir haritasını da çizdi. Dünyayı karşıtlarla açıklamaya çalıştı. Bu görüş, Heraklit’in sonraları ileri süreceği görüşün habercisidir. İnsanın, bir evrimin sonucunda, şimdiki halini aldığını ileri sürer. Ona göre, yaşam suda başlamıştır ve insan balıktan gelmektedir. Aristarkhos ise, güneşin dünyanın çevresinde değil, dünyanın güneşin çevresinde dönmesinden ileri geldiği düşüncesini ortaya atan ilk insandır. O bunu düşünmemiş olsaydı, iki bin yıl sonra, Kopernik belki de bu düşünce üstünde hiç durmayacak ve bu alanda ilerleme gecikecekti.
Hiç kuşkusuz, Batıyı yapan Pozitif (deneysel) bilimi ortaya koyan Anadolu’dur. Onun fizikçi düşünürleri olmasaydı, insanlık bugünkü gelişmesine ulaşamazdı.
Çağımızın büyük matematikçisi ve filozofu Bertrand Russell diyor ki:
‘Hiç şaşmamalı, Homeros’u yaratan İonya, aynı zamanda icat ve fennin de beşiğidir. Bu fensel Akım orada başladı ve ne çare orada durdu. Çünkü Atina ve İsparta ile İran İmparatorluğu emperyalizmi arasında çatışma ve savaş başladı. İonya, her şeyi bir tarafa bırakarak, bu saldırgan talancılardan ve korunma kaygısına düştü. ”

Pek tabii ki tüm insanların ürettikleri her şey de ortaklaşa üretilir her ne kadar zaman zaman bazı bölgeler ve kişiler bilim gibi öne çıksa dahi.

Fibula

Fibula (10)

Anadolu coğrafyasındaki Uygarlıkların Bilim ve tekniğine söyle kısaca bakarsak Frigyalıların dönemin bir ‘teknolojik’ bir başarısı olan altın, gümüş ve bronzdan yaylı çengelli iğneler (fibulalar).

Lidya Elektron Trite

Lidya Elektron Trite

Lidya’lıların insanlığa katkısı ‘para’yı icat etmiş olmalarıdır. Lidya elektron trite 4.71gr 13x10x4mm. Bu paralar altın ve gümüş karışımı idi. Sardis, Lidya, Anadolu’da İ.Ö 610-600 arası basılmıştır ve büyük bir olasılıkla ilk madeni para.

 

Düşünce ve güldürü ustası Anadolu insanı, annemden öğrendiğim şu şiiri de yazmış:

Para nedir söyle bana
Ya ben anlatayım sana

Gerçi ismi düşmüş dile
Bilir bunu çocuk  bile

Paran varsa baş taçısın
Olmaz ise pek acısın

Onu tanımıyan yoktur
Hasretini çeken çoktur (11)

 

İyonyalılar yukarıda adı geçen Thales dışında Osmanlıların eşek davası dediği üzerine üçgen teoremi ile bilinen Pisagor’u, tarihin babası olarak anilan Heredot’u ve tıp’ta meşhur yemini ile bilinen Hipokrat’ı yetiştirmişlerdir.

Asklepion

Asklepion

Bergama bilimsel hekimliğin geliştiği bir Anadolu antik kentidir. Bergama Sağlık Yurdu’nun en önemli hekimi Claudius Galinus için Şemsettin Sami, Kaamus-Ul Alam’ında şunları yazıyor: ‘CALİNUS (Galen, Galenus) Meşahir-i etebba ve Hükema-i Yunaniyeden olup Bükrat (Hippokrates)’ den sonra tıbbın en büyük mucididir. Miladin 131 tarihinde Anadolu’nun Bergama şehrinde doğup 200 tarihinde vefat etmiştir.

Turkey-Pergamon-Bergama

Bergama

Bilimsel Hekimlik onun zamanında gelişmiş, kendi adıyla anılan eczacılık dalı Pharmacie galenique’io kurmuştur.
Galinus ‘Sağlıklı yaşamak işin yemekten aç kalkınız’ demiştir.

Anadolu insanı vefa bilir ve Galinus, (12) Anadolu İslamlığında da hikmet sahibi bir insan sayılır, adı, Kur’an da adı geçen Lokman Hekim’le birlikte anılır:
Hak bir gönül verdi bana ha demeden hayran olur
Bir dem gelir şadi kılur bir dem gelir giryan olur
(…)
Bir dem cehalette kalır hiç nesneyi bilmez olur
Bir dem dalar hikmetlere Calinus u Lokman olur
(…)
Bir dem döner Cebrail’e rahmet saçar onu mahfile
Bir dem gelir gümrah olur miskin Yunus hayran olur.
YUNUS EMRE

Pisigor

Pisigor Teoreminin İlginç Öyküsü, Bilim ve Teknik, Aralık 1989. H. Seha Şentürk:

“Pozitif bilimlerin oluşumundan günümüze dek gelen yol, hem çok uzun ve hem de pek çok meşakkatlidir. Yirmibeş yüzyıl önce bu yola ilk adımını atanların en başında Pythagoras (Pisagor M.Ö569-477) gelir. Onun yaktığı bilim ışığını Zenon (M.Ö495-435), Euclid (M.Ö330-275) ile Archimedes (M.Ö287-212) Ortaçağ’ın korkunç karanlığından geçirerek, Descartes eliyle Newton ve Einstein’e teslim etmişlerdir. Bugün eriştiğimiz teknik uygarlık seviyesinde, Pisagor’un rolünü inkar edemeyiz. O, bilimler tarihi boyunca ilk defa ve hayatı pahasına, bilimsel mantığın temellerini, bir daha değiştirilemeyecek olan, axiom-postulat-hypothesis bazına oturtarak, bu düşünce zinciri bir de (absolute) mutlak (ispat)’ın lüzumu ile noktalamıştır.”
Pisigor’un öğretmeni olan Thales’in tavsiyesi üzerine o zaman ki bilinen bir çok yeri gezmiş ve ayrıca Hint ve Çinli tüccarlardan bilgiler edinmişti. Tüm ilk çağ filozofları metafizik ile uğraşıyordu ve maddenin özünü arıyorlardı. Bu konudaki çelişkili düşünceler insanları bilgiye ve bilime yönlendirdi. Bilgide Doğruluk, Gerçeklik ve Mantık aranır. Bu kavramların her biri ayrı tartışma konusudur.
Bir çok bilgi teorisi vardır. Kısaca bakalım:

Bilgicilik / Sofizm

Halkının çoğu Teos’dan Pers’lilerden kaçanlardan oluşan Abdera, Trakya’dan Protagoras’a göre ‘İnsan her şeyin ölçüsüdür’ ve bu yüzden tüm insanların birleşeceği bir bilginin olamıyacağını düşünürler. Bu akım Platon ve Aristo’dan sonra küşümsenmiş yanıltmak için yapılan mantık oyunlarına dönüşmüştür.

İngiliz düşünürü Bentham, dört çeşit Parlamento yanıltmacası saptamıştır:

  1. Bir konuda sağlanan söz üstünlüğünü büsbütün başka konuda kullanmak.
    2. Dış ve iç tehlike kuruntusu yaratarak istenilen sonucu elde etmek.
    3. İstenileni asla gerçekleşmiyecek koşullara bağlayarak kabul etmek.
    4. Sorunları bilerek birbirine karıştırmak ve böylelikle istediğini elde etmek. (13)

Günümüzdeki politikacılarımız bunun ustası.


Akılcılık / Rasyonalizm
Bilginin kayanığının akıl olduğunu ve duyularımızla elde ettiğimiz bilginin farklı olduğunu belirten bu düşünürler arasında başı çeken Anadolu coğrafyasında M.Ö 535-475 arasında Efes kentinde yaşamış Herakleitos’dur. Şöyle bir öyküsü varmış Artemis tapınağına çekilmiş aşık oynuyormuş onu gören Efes’lilere ‘Ne şaşıyorsunuz reziller yoksa sizlerle beraber devlet yönetse mi idim?’. En meşhur sözü doğanın değişkenliği üzerine söylediği ‘Aynı ırmaklara girenlerin üzerinden farklı sular akar’. Anadolu coğrafyasının önemli bilgesi karşıtların savaşının herşeyi var ettiğini düşünüyordu. ‘Ölçülü olmak en büyük erdemdir’. ‘Bilgelik doğaya kulak vererek hakikati söylemek ve doğru olanı yapmaktır’. (14) Goethe, Hegel ve Nietzsche’yi etkilemiştir.


Deneycilik / Empirizm
Deneycilik bilgiyi aklın yasalarına göre değil nesnelerin görünüşlerine göre belirleme yaklaşımı olarak şekillenir.

Demokritos

Demokritos

Maddeci doğabiliminin kökenleri Abdera’lı Demokritos’a duruyor. Evrenin oluşumunun zorunluluğunu ve rastlantısal olmadığı yolunda görüş ortaya koymuştur. Her şey atomlar ve hareketliliğidir. Öğrencilerine uzaktan gösterdiği koyun sürüsü nasıl bir bütünlük gösteriyorsa da aslında parçalardan yani tek tek koyunlardan oluşur bunun gibi herşeyin özünü atoma dayandırır.
Epikuros da hareketlerin yasalarını tespit için bilgiye gerek olduğunu düşünmüş ve soyut söylemden uzak durmuş ve mutluluğun, insanın doğayı ve evreni tanımasıyla mümkün olacağını düşünmüştür.
Deneycilik akımının daha sonra ki temsilcisi ünlü İngiliz düşünürü John Locke’dur. mutlakiyet yönetimlerini ilk sarsan ve üç büyük devrimi (İngiliz, Amerikan ve Fransız) doğuran düşünceleri ortaya atan ve Akıl Çağı’nın kurucusu olarak görülür.

Aydınlanma
Gördüğümüz gibi Anadolu Coğrafyası yüzyıllarca sonra Avrupa’da Aydınlanma çağına öncülük edecek düşüncelerin filizlendiği yerdir. Araplar tarafından korunan bu ilk çağ düşünce eserlerinin yeniden incelenmesi Rönesansın ortaya çıkmasına neden olmuştur.
Akıl yada Aydınlanma Çağı olarak bilinen dönem insanlık tarihinde en önemli gelişmelerin olduğu önyargılardan, tutuculuktan kurtulup bilgiye yöneldiği ve özgürleştiği zamandır.
Avrupa’da Aydınlanma Osmanlı coğrafyasından ilk önce Venedik’e sonra Viyana kuşatmasıyla orta Avrupaya geçen kıraathane (15) kültüründe gelişmiştir. Aydınlanmanın önemli isimleri Voltaire, Rousseau ve Denis Diderot bu yerlerin müdayimleri idiler ve fikirlerini buralarda konuşarak geliştirdiler hatta meşhur ilk Ansiklopedinin de kiraathanede doğduğu söylenir.
Voltaire Paris’te bir halk çocuğu olarak doğdu edebi eserleriyle başarı sağladı ancak hicivleri ve düşünceleri yüzünden İngiltereye kaçtı. Voltaire İngiliz Ulusu Üzerine Mektuplar’da Aydınlanmanın üç İngiliz öncüsü Bacon, Locke ve Newton üzerine en ciddi ve teknik yazısını yazmistir. Bacon deneysel felsefenin babası sayılıyordu ve bilginin gözleme dayandığı, yetkililere körü körüne inanmayı reddediyor ve duyumlarla elde edilen bilgiyi öne sürüyordu. Locke, baskıya karşı ayaklanmanın hak olduğunu savunarak devrimlerin düşünce babası olmuştu. Newton’nun bilimsel buluşları fizik ve doğa bilimlerini öne çıkardı.
Bora Çalışkan’nın Voltaire’in eserlerinden Türkler hakkında yazdıklarını topladığı kitabında “Türkleri sevmem ama, fakat, iftiradan o kadar iğrenirim ki, onlara dahi çamur sıçratılmasına katlanamam! Türklerin karekterinde büyük tezatlara rastlanır:Hem kıyıcı hem de merhametlidirler. Açgözlüdürler, fakat hırsızlıkları hemen hemen   yoktur; boş vakitlerini kötüye kullanmazlar, içlerinden pek azı birden fazla kadınla evlenir. Türkler, misafirperver, hoş görü sahibi ve zannımdan fazla sözlerine sadıktırlar ‘Türklerin sırtına yüklediğimiz iftiralarla koskoca bir kitap olur’ türü Aydınlanmanın büyük düşünürünün tespitleri vardır. (16) Voltaire’in ünlü eseri Candide, Saf yada İyimser olarak Türkçeye çevirebileceğimiz bu felsefi romanda ana karakter bir çok yer dolaştıktan bir çok macera atlattıktan sonra Anadolu Coğrafyasında İstanbul’da bir bahçede çalışarak huzur bulur  aynı dedem Musta efendinin Beylerbeyindeki bahçesinde yetiştirdiği kırk çeşit meyva ile huzur bulması gibi.
Türk Aydınlanması ve Voltaire: Geleneksel Düşünceden Kopuş (17) adlı eserinin Voltaire’in Türkiye’ye Girişi adlı bölümünde Remzi Demir: “III Mustafa devrinin (1757-1773) alim ve şair sadrazamı Koca Ragıp Paşa (1699-1763) Voltaire’in Newton felsefesi üzerine yazmış oldugu bir denemesini Türkçeye tercüme ettirmek istemiştir ve bu kitap III Mustafa’nın isteği üzerine Fransız hükümetinin yolladığı kitaplar arasında bulunuyordu; öyleyse hiç değilse belli bir kesimin hem Newton hem de Voltaire ‘den (18) haberdar oldukları açıktır; ancak buradan yola çıkarak, Osmanlıların 18.Yüzyıldaki ilmi ve felsefi düzeylerinin yüksekliğine hükmedilmez. …. Öyle anlaşılmaktadır ki, söz konusu yüzyılda , ne Osmanlı toplumu ne de Osmanlı aydınları Aydınlanma dönemi düşünürlerine ve düşüncelerine gereksinim duyabilmek için gerekli olan toplumsal ve bilişsel koşullara sahip değillerdi. Toplumsal koşulların başında, her türlü düşünsel etkinliğe açık olma ve destekleme, bilişsel koşulların başında ise mevcut dini, felsefi ve ilmi birikimi sorgulayarak bilgiyi olgunlaştırma ve geliştirme etkinliği geliyordu; oysa bu dönemde iki koşul da mevcut değildi ve bu nedenle Batılılar’ı yeni medeniyet düzeyine ulaştıran Aydınlanma dönemi düşüncelerinin Osmanlıları da etkisi altına alarak Batı’dakine uygun bir şekilde biçimledirilmesi olanaklı görünmüyordu; bu nedenle sadece Türk Rönesansı değil, Türk Aydınlanması da gecikecekti.

 

“1997 Aydınlanma Konferansında İlhan Selçuk:
“İnsan aklının inançlardan oluşan kuralları sorgulamaya başlamasının tarihi nedir? ..
Bu sorunun yanıtı tartışmalıdır. Kesin bir tarih vermek yerine, bir oluşumdan söz açmak daha doğru olur. Sanayi devriminin anayurdu Avrupa’da medrese öğretiminden kurtuluşun başlangıcı 15’inci yüzyıla degin uzanıyor. “Yeni insan’ın Doğuşu ve Reform-Rönesans-Aydınlanma ‘diye belirleyeceğimiz omurganın son ekleminde ürün vermiştir. Yeni insanın tohumlanması kolay olmamıştır. 18’inci Yüzyılın’ Aydınlanma çağı ‘diye adlandırılması da boşuna değildir. Aydınlanma çağı’nın bir dizi yeni kavramı ürettiği bir gerçektir;
Alt alta yazarsak, üstünde düşünülmesi gereken ve birbirini bütünleyen sözcükler şunlardır.
Sanayileşme .. Uluslaşma .. Laiklik ..
Demokrasi .. insan hakları ..
Batı’da çağın insanı “her şeyi aklın mahkemesinde yargılayan” bir yeni kimlik kazandı. ”
Immanuel Kant, Aydınlanma Nedir? Yazısında söyle yazmistir:
“Aydınlanma, insanın kendi suçu ile düşmüş olduğu bir ergin olmama durumundan kurtulmasıdır. Bu ergin olmayış durumu ise, insanın kendi aklını bir başkasının kılavuzluğuna başvurmaksızın kullanamayışıdır. İşte bu ergin olmayışa insan kendi suçu ile düşmüştür; bunun nedenini de aklın kendisinde değil, fakat aklını başkasının kılavuzluğu ve yardımı olmaksızın kullanmak kararlılığını ve yürekliliğini gösteremeyen insanda aramalıdır Sapere Aude! aklını kendin kullanmak cesaretini göster! Sözü şimdi Aydınlanmanın parolası olmaktadır. ”


Anadolu Aydınlanması
Anadolu aydınlanmasının kökeni gördüğümüz gibi kendi içinde binlerce yıldır taşıdığı bilgi ve hoş görü ve insanı okunacak en büyük kitap gören düşünce ve yaşam tarzıdır. 1923’de Cumhuriyetle yeniden hızlı bir ivme kazanmıştır. Ilk çağlardan sonra düşünce tarihi ve bilim ve teknik durmamıştır ancak çok yavaş ilerlemiştir bu Avrupa içinde geçerlidir.
Adnan Adıvar 1939 yılında Paris’te yazdığı ‘Osmanlı Türklerinde İlim’ (19) adlı kitabında ‘Bir milletin ilminin başlangıç tarihini tespit etmek hemen hemen mümkün olamaz, çünkü ilim, bir Harbin ilanı, bir barışın akdi yahut istiklal gibi belli bir günde asla başlamış değildir’ der ve Osmanlılardan önce Selçuklular devrinde Anadolu’da ilim kurumları ve bilginler olduğunu ancak bu dönem hakkında çok az araştırma olduğunu belirtir.
İskender Ohri kitabının Selçuklular bölümünde Bayındırlık Coşkusu başlığı altında az da olsa şu bilgileri vermiş:
“Alpaslandan’dan hemen sonraki hükümdarlar zamanında, her tarafa saraylar, camiler, medreseler, köprüler ve hastaneler yapıldı. Anadolu o zaman Doğu’nun en bayındır memleketiydi.

Kötür Köprüsü - Erzincan

Kötür Köprüsü – Erzincan

Konya İslam kültürü merkezi oldu. Ünlü filazof ve din bilginleri burada felsefe okulları kurmuşlardı. Büyük medreselerde binlerce öğrenci parasız yedirilip içirilir, barındırılıp okutulurdu. Avrupa’dan beş yüzyıl önce Doğu astronomlarından bir kurul tarafından, güneş takvimi doğrultulup düzeltildi.
Daha sonraları bu bayındırlık hareketi hızla artıp genişleyecek, gelişen ticaret kervanları için, her tarafta hanlar ve kervansaraylar yapılacaktır. ”
Yalnız Selçuklular hakkında bilinen şudur ki o dönemde Anadolu dini bağnazlıktan Avrupa’ya nazaran çok daha uzaktı. Dinle devlet işlerinin ayrımını Atatürk’ün Batıdan Fransız devriminden aldığı doğru değildir. Bunu Cengiz Özakıncı, Hulki Cevizoğlu ile yaptığı konuşmada şöyle anlatır ‘Nutuk belgeler bölümü hilafetle saltanatın ayrılması konusunda mecliste yaptığı Nutuk’un belgeler bölümünde 18 sayfa yer tutan hilafet tarihini anlatan ve Selçukluların Hilafetle Saltanatı ilk kez ayırdıklarını döne döne vurgulayan ve o tarihten sonra Tuğrul’un saltanatı ayırdıktan sonra hilafetle 300 yıla yakın süre boyunca bunun bir aksama olmadıgını rastlantısal bir şey olmadıgını Tuğrul öldükten sonra diğer Selçuklu Sultanları tarafından da uygulandığını Atatürk’ün açık açık anlatır. Atatürk devletin yönetiminde inançların değil akıl ve bilimin yürürlükte olmasını da Kutadgu Bilig’den almıştır.
Adnan Adıvar eserini okuyanların “Osmanlı Türkiyesinde müspet ilimlerin XIX. Yüzyıla kadar ancak Arap ve Fars dillerindeki ilim’in eksik ve bazen yanlış bir devamından ibaret olup, ne muhteva, ne de metot bakımından Yunan mucizesi’nin (20) Doğu’ya geçmesiyle aldığı şekilden ayrı bir şekil olmadıgını, ama bu ilimlerin, Batı’dan fikir ve metot alarak, yeniliğe doğru yürüdüğü nadir safhalar olmuşsa onların önemle belirtildiğini göreceklerdir. “demiştir.
Kısacası Anadolu Coğrafyasında Türkiye Cumhuriyeti kuruluncaya kadar ilim ve bilim insanları olmuş ama tek doğru yol gösterici olarak ilim alınmamıştır.

Dil Tarih Coğrafya Fakültesi - Ankara

Dil Tarih Coğrafya Fakültesi – Ankara

Yine İlhan Selçuk’un Aydınlanma konfransına dönersek;

Arap dünyasının İslamıyla Anadolu Müslümanlığı arasındaki farkın önemli bir boyutu Alevi-Bektaşi toplumunun özel niteliklerinde vurgulanır. Aleviler, Sünni şeriatına karşıdırlar. Sünni halifenin padişahlığı, Alevileri Osmanlı saltanatında dışlanan bir mezhebin topluluğu olarak ezmişti. Cumhuriyetin laiklik ilkesini benimsemeleri, ağır baskılar altında yaşayan Aleviler için Sünnilerle eşitlik düzeyi­ne erişmeleri demek olacaktı. Mustafa Kemal, Kurtuluş Savaşı’nda olduğu gibi laikliğin devletin temel ilkesi olarak benimsenmesinde, Alevi-Bektaşi toplumunun desteğini sağlamıştı.” (…)
“Sınıfsal dayanaklarından yoksun olması, Anadolu aydınlanmasının yönetimini de belirledi. Toplumun ümmet bilincini aşıp ulus bilincine kavuşması için kul kimliğinden kurtulup yurttaş kimliğine kısa sürede kavuşması gerekti. Okuma yazma oranı yüzde 10’u geçmeyen bir ülkede bu iş nasıl yapılacaktı? Cumhuriyet’in kuruluşundan sonra bu yoldaki seferberliğin ordusunu öğretmenler oluşturdu. Batı’da yüzyillar süren Aydınlanma’yı Türkiye’de kısa bir zaman dilimine sığdırmak , laikliği güvence altına almak anlamını taşıyordu.
Tarım ülkesinde yeni insanı yaratmak için sanayileşmeyi ekonomik planlama ve devlet öncülüğünde yürütmekten gayri bir çare yoktu. Devrimci devlet, bir yandan Milli Eğitim Bakanlığı eliyle aydınlanma’nın felsefe ve sanattaki büyük yapıtlarını Türkçeye çevirirken, bir yandan da fabrikalar açmaya başlamıştı.
Aydınlanma; Anadolu’da, Avrupa’dakinden çok daha değişik bir süreçte, ayrı yöntemlerle yaşandı, yaşanıyor. ”
Anadolu aydınlamasındaki kurumların ve yayınların serüvenini; Osmanlı Devletinde eğitim sisteminden, 1908 Devrimi ile kurulan ve Atatürk’ün Türk Cumhuriyet devrimini onlara dayandırdığı Türk Ocaklarından Halkevleri, Halkodaları ve yayınlarına, Millet Mekteplerini ve devamı olan Ulus okullarını, Köy Enstitülerini ve Türkçeye çevrilen dünya klasiklerini A. Munis Armağan’ın kitabından ayrıntıları ile okuyabilirsiniz. (21)

Köy Enstitüleri

Köy Enstitüleri

Munis Armağan kitabının giriş bölümünde şunları yazar:

“Aydın sosyolojide oldukça önemli bir kavramdır. Toplumların yol göstericilerine genellikle bu sıfat yüklenir. Ancak, toplum bilimciler Aydın kavramını karşılayıcı tanımlamalarda güçlük çekmekteler.
Öyleyse, Aydın kimdir? Okumuş olmak, bilge olmak yeterli midir aydın olmak için. Yüksek öğrenim görmüş olmak aydın olmanın gereğimidir?, Yada, yazar, çizer, mimar, mühendis, öğretmen, avukat, hakim gibi değişik kesimlerin temsilcileri aydın mıdır? Yada bir basın veya medya görevlisi bu kapsamda mı yer almaktadır. Daha da önemlisi bizi yöneten, yön veren siyasetçiler aydın mıdır geleceğimize?
Tüm bu soruların yanıtı, değişik toplum bilimcilerine göre değişebilmektedir. Aydın olmanın ölçüleri nedir öyleyse? Örneğin, Mevlana Celaleddini Rumi bir aydın mıdır? Zira dar bir çeredeki yol göstericiliği, geniş kitlelere uzanamayış ve de her şeyden önemlisi Toplumun kullandığı dilin yerine Farsçayı kullanması bu tanım dışına mı itmektedir onu. Yine bir Nasrettin Hoca topluma sağlıklı yol gösteren bir rehber midir? Fıkralarında kullandığı zeka ve kurnazlığın yan yana gelmesi ne denli sağlıklı öğretilerdir? Örneğin Turan milliyetçiliği ülküsüyle yaşamını özdeşleştirmiş bir Enver Paşa ve bir Hamdullah Suphi Tanrıöver, dini inancı ile Cumhuriyet’e karşı İslam bayrağını açan bir Mehmet Akif Ersoy bu kapsamda ele alınabilir mi? Anadolu savunmasında eşsiz askeri ve yursever kimliği ile karşımıza çıkan, ancak Devrimler konusunda istekli görünmeyen Kazım Karabekir Paşa’yı bu kapsamda değerlendirmek ne denli sağlıklı bir yaklaşımdır? Toplumca ilgi görmek yeterli neden midir aydın olmak için. Ya da diğer bir deyişle aydın olmada ölçüt halkin istemlerini esas almak mıdır? Örneğin, insan hakları ve özgürlük adına irticai hareketlere destek vermek, yada emperyalizme küresellik yada dünya değişti, bizim de değişmemiz gerekir gerekçesiyle savunma geliştirmek olası mıdır? Yıllarca savunduğu düşünceleri bırakıp, karşıt düşüncede yer almak; ‘Dün öyle bugün böyle olmak’ değişmek mıdır? Yaşadıkları ve etkili oldukları dönemde gözde olan güzel reklam bugün toplumda yaşama şansı bulamamıştır. Yoksa halkın istemlerine göre düşünen ve hareket eden aydın  midir? Yada, halka karşın halk için tutarlı ve yürekli bir üretkenlik gösteren aydın midir? Elbette ölçüler, kullananlara göre değişebilmektedir. Söylemek mi gereklmektedir, bir toplumun aydın ölçütü, topluma, insanlığa hizmet unsurları sunabilmesidir diye. Söylemleri ne denli güçlü olursa olsun, halkça ne denli seviliyor olsa da, rehberlikleri erdemlilik ölçütlerinde değilse, onu aydın kabul etmek olası mıdır? Bu kapsamdaki tanımlamada, Aydın sözcüğü göründüğünden de ağırlıklı bir derinlik kazanmaktadır. Onun içindir ki, aydın ürütemeyen toplumlar tarihin eleştirisiyle karşılaşmaktadırlar.
Bu anlamda, Türk Tarihi, insanlığa aydın sunamamanın daima sıkıntısını yaşamıştır. Nedense evrensel değerler yetiştirememenin yükü sırtımızda onu süreçte ağırlaşmıştır. Hiç bir buluşta, hiç bir keşifte adımız yoktur.
İnsanlığa araç, hizmet sunuşumuzda hep eksıklı olmuşuz. Başkalarının bulduğu, bilgisayarı, telefonu, elektiriği, uçağı, otomobili, çamaşır makinesini, buz dolabını, bulaşık makinesini ve daha güzel hizmet aracının katkısız sahip olmuşuz. Bir ulusal utancımız olmuş başkalarının verdikleri araçlarla yaşamak …
Oysa, uğraşlarımız, çabalarımız hep nedense toplumsal sorunlar olmuş bunlar yerine. Nedense tarih boyunca hukuku aramış ve hukuk istemişiz hep. Aydını da bu kapsamda aramiş, bulmuşuz.
Onun içindir ki sosyal değerlerimizi yücelten Hacı Bektaş Veli, Mevlana Celaleddini Rumi, Yunus Emre ve Şeyh Bedreddin örneği değerler, yine dinsel alandan çıkmış adlardır. Neden bu denli dinsel düşünmüş ve yaşamaya çalışmışız. Önce, düşünmenin mi önemli olduğu saptanmış toplumsal yaşam için. Neden din dışı isimler yaşamımızda yer almamış. Ekonomik söylemli bir rehberimiz neden çıkmamış tarih Boyunca? Bir Nasrettin Hoca bile ‘Hoca’ kimliği ile dinsel kökenli fıkracımızdır. Hala dinsel düşüme, dinsel ad arama, dinsel rehberlik geçerliliğini korumaktadır yaşamımızda. Anadolu Türk Tarihi, bir bakıma dinle düşünme tarihi gibidir. Eğitim sistemleri, kültürel beslenmeler böyle bir zemin ve ortamda bizi yoğurmaktadır. Özellikle Osmanlı eğitim sistemi tepeden tırnağa dinsel kaynaklı bir yaşamın zeminini hazırlamıştır. Algılara hizmet üreten düşünsel kaynaklar hep dinsel zeminlidir …
Bu olgu ve anlayışlar dışında pek reklam sunamamışız tarihe.
Ne acıdır ki sosyal alandan seçtiğimiz tek ad durumundadır Mustafa Kemal … Ekonomik ve sosyal yaşamın sorunlarını, düşmanlarını o sezmiş önce. O, siyaseti, kültürü, sosyal yaşamı, ekonomiyi, tarihi rehberlerin aksine din dışı bir dünyada aramış geleceği. Bağımsızlık ve özgürlük ile özdeşleşmesi evrensel bir kimliğe taşımış onu. Hatta, bu gerçeğin farkında olan Rıdvan Nafiz Edgüder, 1942 yılında Tire Halkevi dergisinde:
‘Dünya mazlum milletlerine bir Mustafa Kemal hediye ettik’ diye övünür. ”

Mustafa Kemal Atatürk

Mustafa Kemal Atatürk

Atatürk 1935’te İstanbul Üniversitesini (22) yeniden yapılandırdı ve Nazi Almanyasında Hitler’in çalışmaktan ala koyduğu işlerinden attığı bir çok bilim ve sanat insanını Türkiye’ye davet etti. Einstein bu bilim adamları adına bir Atatürk’e bir mektup yazmıştı. Üniversite reformunun Anadolu aydınlanmasında büyük katkısı olmuştur. Çoğunluğu Atatürk’ün düşünce yapısını benimsemiş aydınlar yetiştirmekle birlikte bir çok dinci, sol ve Kürtçü muhalifte yetiştirmiştir. (23) Atatürkçü bilim insanlarımız bir çoğu öldürülmek dahil her türlü saldırı ve eziyetle karşılaşmışlar yinede aydınlık yollarından dönmemişlerdir. Bunlardan Sosyoloji Profesörü Cavit Orhan Tütengil (24) İstanbul Üniversitesine giderken hem de çapraz ateşle 1978 yılında öldürülmüştür. 10 Kasım 1958 yılında yazdığı Atatürk ve Doğu Üniversitesi adlı yazıda: ‘Van Gölü kıyılarında bir üniversite kurulmasının Atatürk’ün özlemleri arasında yer aldığını biliyoruz. 1937 yılındaki Büyük Millet Meclisi Açış konuşmasında bu özlemini dile getirmişti. Ölümünden önceki son konuşmasında da dileğini tekrarladığını görüyoruz ‘aynı yazının devamında’ bugünlerde Erzurumda kapılarını açacak olan ‘Atatürk Üniversitesi’ gene hızını Atatürk’ten almakta olan büyük bir kültür adımı olmaktadır ‘
Atatürk’ün 1982’de bu isteği gerçekleşmiş ancak Van Üniversitesinin Rektörü kıymetli bilim adamı Yücel Aşkın gericilere karşı çıktığı için yakın zamanda haksızca suçlanmıştır. Erzurum Atatürk üniversitesinde 1977 yılında öldürülen bilim adamı Doç Dr Orhan Yavuzu anmadan geçmiyelim. Atatürkçü Düşünce Derneğinin öldürülen üç kurucu üyesi Muammer Aksoy (25), Bahriye Üçok (26) ve Ahmet Taner Kışlalı (27) çok kıymetli akademisyenlerdi her  anlamı ile aydındılar ve Anadolu aydınlanmasının şehitleri oldular. Tabii son Ergenekon davası gerekcesiyle tutuklanan İstanbul Üniversitesi Rektörü Kemal Alemdaroğlu, diğer üniversite rektörleri, öğretim üyeleri ve çeşitli gerçek aydınlar yukarıda ki Aydınlanma Konferansını veren İlhan Selçuk gibi bu Anadolu Coğrafyasındaki aydınlamaya en son saldırı. Anadolu aydınlanması burada adını anamıyacağımız kadar daha nice şehit verdi. Hepsini burada saygı ile anıyoruz. Nicesi de Anadolu Coğrafyasından uzaklaşmak zorunda kaldı.
Atatürk gençliğinde Aydınlanmanın düşünürlerinin (John Stuart Mill, Rousseau, Roger Bacon, Voltaire, Montesquieu) ve daha nicelerinin eserlerini okudu. Bu okumaları İlim Çinde olsa alınız’a uygun yalnız Batı eserlerini değil eline geçirebildiği Doğu, Kuzey ve Güney’den her türlü yayını gözlerinden yaş gelinceye kadar yaşamı boyunca okumaya devam etti.
Atatürk’ün Okuduğu Kitaplar (28) adlı eserde John Stuart Mill’in Hürriyet adlı kitabının Hüseyin Cahit tarafından çevirisinde şunu işaretlemiş;

‘İnsan davranışı, kuralları hakkındaki düşüncelerimizde bize kılavuz olan bilimsellikle, herkezin zihnine yerleşmiş bir düşünceden ibarettir ki, o da başkalarını kendisinin ve kendisiyle düşündaş bulunanları istedikleri gibi harekete zorlamaktadır.

Rousseau’nun Toplum Sözleşmesi’nden Atatürk’ün alıntısı;

‘Imdi, yasayla yönetilen her toplumu, hükümet şekli ne olursa olsun Cumhuriyet sayarım. Her yasal hükümet Cumhuriyettir.

Roger Bacon ‘ın bir kitabından altı çizili olan kısım şöyledir;

“Dört büyük  bilgisizlik kaynağı şunlardır: Baskıya boyun eğmek, eski töreler, cahil halkin ne diyeceğini düşünmek, eğitime öğretime engel olan büyüklenme ve boş ve gururumuz.

Montesquieu’nun Yasaların Ruhun’dan Atatürk’ün alıntısı;

‘Barış ve güvenlik ilk doğa yasası hükmünü alır.

İkinci doğa yasası, insanları besin aramaya yönelten yasa olur. (…)

Erkeğin ve kadının hergün birbirine ettikleri doğal aşk yakarmaları, üçüncü bir doğa yasası biçiminde belirir.

Bu önduygulardan sonra, insanlar, bilgi sahibi olmaya başlarlar; başka hayvanlarda bulunmayan bir önemli toplum ve anlaşma baği oluşmasında yeni bir etken hükmündedir.

Sonunda, toplu yaşamak isteği dördüncü doğa yasasını oluşturur.

 

 

KAYNAKÇA

1.Samsun İstiklâl Ticaret Okulu’nda öğretmenler tarafından verilen çay ziyafetinde 22 Eylül 1924 tarihinde Atatürk’ün yaptığı konuşma. Mürşit= doğru yol gösteren, tekamül = gelişme, terakki = ilerleme.

2.Bilim”. TDK Güncel Türkçe Sözlük. Türk Dil Kurumu. URL erişim tarihi: 19 Mayıs 2008.

3.Tarih Sümer’de Başlar, Samuel Noah Kramer, Philadelphia 1981.

4.Bu bölümde http://www.felsefeekibi.com/mitoloji/anadolu_inanclari.html ‘den yararlanılmıştır.

5.Cevat Şakir Kabaağaçlı, Anadolu Efsaneleri, İstanbul, 1974, s. 12–13.

6.Cevat Şakir Kabaağaçlı, Anadolu’nun Sesi, İstanbul, 1971, s. 46

7.Thales “Yedi Bilgeler”in ilki sayılıyor. Kendilerine Philosophos (bilgelik sever, filozof, bilge) değil de “Physiologos” (Doğa bilimcisi) diyen bu Anadolu’lu düşünürler Sokrates, Platon, Aristoteles ile bir üçlü oluşturan Yunanistanlı düşünürlerden yüz, yüzelli yıl daha önce yaşamışlar ve bir başka Anadolulu düşünür, oluşum felsefesinin babası Herakleitos ile birlikte İlk Çağdaki bilimsel düşünce temellerini atmışlardır’ Batı 8.Anadolu: Bilimin ve Felsefenin Beşiği, Uygarlıklar Kavşağı Anadolu, Derman Bayladı, Say Yayınları 1996.

9.İsmet Zeki Eyüboğlu, Tanrı Yaratan Toprak, s. 22.

10.Anadolu’nun Öyküsü, İskender Ohri, Bilgi Yayınevi, 1978

11.http://www.beykent.k12.tr/ilkedirne/07/anadolu/index.htm

12.Annem Sehavet Mersinoğlu’nun kuzeni Nevin Erguvanlı’ya göre sınıf arkadaşları Semahat Arel’in avukat amcasının yazdığı bir şiir.

13.Claudius Galinus hakkındaki bilgiler Ömer Tuncer’in İşte Anadolu, 1993 Arkeoloji ve Sanat Yayınları, adlı eserinden alınmıştır.

14.Vikipedia

15.Doğa Üzerine, Herakleitos-Frag.112 çeviren Cengiz Çakmak

  1. ‘Kıraathane’ Arapça’dan kitap okunan yer.

17.Voltaire, Türkler, Müslümanlar ve Ötekiler, Bora Çalışkan, İgüs Yayınları İstanbul 2005 ve aynı adlı Osman Yenseni, Türkiye İş Bankası Yayınları, Ankara, 1975 bir kitap var.

18.Türk Aydınlanması ve Voltaire: Geleneksel Düşünceden Kopuş, Remzi Demir, Doruk Yayınları 1999.

Voltaire’den Cumhuriyet ilk neslinin ne kadar çok haberli olduğunu bu yazıyı yazarken anladım. Babam Saim Mersinoğlu Cumhuriyet’in ilk neslinden ve ata sözlerimizi, özlü sözleri çok söylerdi. Ondan çok işittiğim ‘En iyi iyinin düşmanıdır ‘ lafının Volteire’den olduğunu bu yazı için okumalarım sırasında anladım. Babam bana Fransızcayı kendi gayreti ile çok parasızlık içinde  ağabeyinin yardımı ile tuttuğu bir Mösyöden öğrendiğini ve onun da kendisine  Fransızca özlü sözler ezberlettiğini anlatmıştı.

19.Osmanlı Türklerinde İlim, A. Adnan Adıvar, Remzi Kitapevi 1982.

20.İskender Ohri, Anadolu’nun Öyküsü kitabında bu mucize’yi şöyle anlatır: ‘Vaktiyle Hititler, ustaları Hattitlerin yanında yetişip onları geçmişler, özgül bir kiltir ve uygarlık geliştirmişlerdi. Yunanlılar da böyle yaptılar. Onlar da Anadolu’dan ve Doğu’dan yararlanarak, yeni ve parlak bir uygarlık oluşturdular. ..Ama, Batılılar, onu efsaneleştirdiler. Karanlık gecede, birdenbire çakıp ortalığı aydınlatan bir şimşek gibi sundular dünyaya. Üstelik, hep Anadolu’da tezgahlanıp kotarılan o uygarlığı, Helennistan’a hediye ederek. O uygarlığı kendilerinin icat ettiklerini kanıtlamak amacıyla da, helenleri Kuzeyden getirdiler Helenistan’a. Atina’da sahnelenen ve Grek mucizesi dedikleri o masala, hem kendileri inandılar, hem de dünyayı inandırdılar.”

21.Aydınların İhaneti, 2008, A. Munis Armağan. İsteme adresi: Dört Eylül Mahallesi, Fatih Caddesi, No 35 Tire/ İzmir, Telefon (0232) 5123083.

22.A Terrible Beauty: the People and Ideas that Shaped the Modern Mind, Peter Watson. Bu kitabın Türkçe adını Korkunç Güzellik: Modern Düşünceye Şekil Veren İnsanlar ve Düşünceler diye aktırabiliriz. Bu iki tuğla ağırlığındaki 847 sahife kitabı bu yıl eşimden Noel hediyesi olarak aldım. Bir kaç yüz sahife okuduktan sonra aklıma Atatürk var mı diye bakmak geldi ve Atatürk karşıma ;İstanbul Üniversitesini yeniden yapılılandıran     ve Hitlerin hüsranına uğrayan Alman bilim adamlarına kucak açan kişi ve bunların İngiltere ve Amerika’da yayın olanakları bulamadıkları yazılarını Almanca bilimsel dergi yayınlayarak Türkiye’de bulduklarını ve bu dergide dermatology’den Sansikirtçe’ye kadar yazılar yayınladıklarını derginin bugün   kolleksiyoncularca arandığını, olarak çıktı. Karım Anita Craggs’a bir kez daha teşekkür ederim.

23.Ahmet Altan ve Mehmet Altan, bunlara ne muhalif ne aydın denilebilir, Murat Belge bir zamanların sol muhalifi ve yayıncısı, Musa Anter, Kürtçü ( Cumhuriyetin kurduğu parasız yatılıda okudu), Mehmet Şevket Eygi, Kanlı Pazar olarak bilinen Ali Turgut Aytaç ve Duran Erdoğan’ın katledildikleri 6. Filoya karşı protestoya karşı dinci saldırganları provoke eden gazeteci   İstanbul Üniversitesi mezunları. Ankara Siyasal İlimler mezunları: Fikret Başkaya, sol liberal, Paradigmanın İflasının yazarı (Bilim kuramcısı Kuhn’dan alınma adla bilimsel görünme havasında, Emperyalizme karşı Kurtuluş savaşı olmasaydı Türkiye Cumhuriyeti kurulup o paradigma oluşmasa idi nerede okuyacaktı acep. Bir diğeri de önce Cumhuriyetin toprak anlaşmazlıklarını bilimsel olarak çözmek ve düzene sokmak için kurulan Ankara Tapu ve Kadastro Meslek Lisesinde okuyup sonra İstanbul Üniversitesinde en son da bursla Ankara Siyasal İlimlerde okuyan Abdullah Öcalan. Hürriyet gazetesinde Sefa Kaplan 21 Ekim 2003’te yazdığı bir yazıda gazeteci Avni Özgürel’in, Mahir Sayın’ın ‘Erkeği Öldürmek’ (Zelal Yayınları)adlı kitapta  Öcalan’ın, 1969’da, Yargıtay Başkanı İmran Öktem’in cenaze namazının kılınmaması için gösteri yapan Büyük Doğu yanlısı sağcı gruplarda yer aldığının altını çizdiğini de hatırlattı. İmran Öktem’in suçu 7 Eylül 1967 de laikliği yorumlarken Voltaire’in bir sözünü tekrarlıyarak “Tanrı’yı da ‘insan yaratmıştır”   demesi olmuş ve Anadolu’nun aydınlanmasını istemeyenlerin tepkisine uğramıştı. Konuşmasında şöyle demişti:

“Türkiye’de bir islâm Devleti ve hilâfet rejimi kurmak, Türk Milleti’ni dini esaslara dayanan bir hu­kuk düzenine sokmak isteyen ve bunun için gizli ve açık çalışan mistik hezeyan halindeki bir avuç meczûb, ruh hastası veya dini, kazanç metaı hali­ne getirmiş kimseler, saf ve cahil yurttaşın en temiz varlığını, itikadını, imanı­nı geçim vasıtası yapmış olan bezirganlar – o bezirganlar ki, dinin emrettiği­ni yerine getirmezler, yasak ettiklerini gizli gizli yaparlar ve fakat dindar gö­rünürler – evet bunlar ve bir takım hurafeleri dini esaslar gibi göstermeye kalkan ve bu suretle halkı uyuşturan kökü dışardaki yurt düşmanları daima hüsrana uğrayacaklardır”

24.Ağrı Dağındaki Horoz (Derlemeler) Cavit Orhan Tütengil, Çan Yayınları, 1968. Bu kıymetli bilim insanımızın neden katledildiğini 1966 yazdığı Temeldeki Çatlak adlı yazıdan anlıyabiliriz: ‘Atatürk Türkiye’sinin tasfiye etmeğe savaştığı Tanzimat’ın ikinciliği yeniden hortlatılmıştır. Sağdan yazı, peçe ve fes, şeriat hukuku ve kadın anlayışı, ahrete ve Şark’a yönelen bir dünya görüşü, teokratik devletin erdemleri açık pazarlara sürülür metalar olmuştur. Böylece, kendi çıkmazlarına bir çözüm yolu bulduklarını sanmaktadırlar. Halbuki bölme ve parçalama üzerine kurulan, kısa vadeli kazançlar uğruna temeldeki çatlak üzerine oynanan oyunlar tekin değildir’ Bir çok eseri arasında önemli bir eseride ‘Sosyal Bilimlerde Araştırma ve Metod’dur. Bu araştırmacılara yol göstermek için yayınlanmıştır ve kendisini saygı ile anarız.

25.Muammer Aksoy, Devrimci Öğretmen Kıyımı, ‘2 Cilt 1975 , Atatürk ve Tam Bağımsızlık 1990, Laikliğe Çağrı 1989. Kitaplarından bazıları. Adları bile ölüme çağrı kendisini saygı ile anıyoruz.

26.Bahriye Üçok’ün kitaplarından bazıları: İslam Devletinde Kadın Hükümdarlar, İslam Tarihi ve Atatürk’ün İzinde Bir Arpa Boyu. Kendisini saygı ile anıyoruz.

27.Ahmet Taner Kışlalı’nın kitaplarından bazıları: Modern Türkiye’de Siyasi Güçler 1968, Öğrenci Ayaklanmaları 1974, Siyasal Çatışma ve Uzlaşma 1993, Atatürk’e Saldırmanın Dayanılmaz Hafifliği 1993 ve Kemalizm, Laiklik ve Demokrasi 1994 Kendisini saygı ile anıyoruz.

28.Atatürk’ün Okuduğu Kitaplar: Özel İşaretleri, uyarıları ve düştüğü notlar ile – Eski ve yeni yazılı Türkçe Kitaplar, Derleyen Gürbüz D. Tüfekçi, Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları, 1983.

Bir cevap yazın

Your email address will not be published.