Anadolu Coğrafyası Keşif ve Araştırma Topluluğu

Bana Mercan’ı Anlat

Değerli dostum, yapımcı Kazım Gündoğan, ‘’bana, Mercan’ı anlat’’ demeseydi fotoğraflarıma bakıp eğer, bu yazı yazılmayacaktı belki de yaşadığım zaman fukaralığında.
Işık doğudan yükselir.. Anadolu da gün erken başlar. Yolculuk dağa olunca uyku tutmaz, gece, sabaha varmaz bir türlü, dağ tutkunları için.. Dağlar bekler, dağlar çağırır sevdalılarını. Gideni özgürleştirir, yeniden yaratır insanı adeta. Bu yüzden uyku tutmaz beni tırmanış öncesi. Her yeni tırmanış, yeni bir heyecan ve yeni bir öykü, deneyimlediğim.
Sabahın seherinde havaya salınan, taze otların, bahar çiçeklerinin kokusuyla uyanıyorum. Tatlı bir yumuşaklık var havada. Günün ilk ışıkları Munzur Dağlarının karlı zirvelerini altın sarısına boyarken çıkıyoruz yola, dayımla. Munzur’da yeni bir gün başlıyor. Biz köyden hareket ederken Ovacık’a doğru, geride hayvanların çan sesleri kalıyor, uzaklaştıkça azalan ve sonunda kaybolan.
Erzurum’dan gelen misafirlerimizle otelde buluşulup kahvaltı sonrası hareket edilecek. Turistik otelin lokantasında çorbalar içiliyor kahvaltı niyetine. Yedi kişi çıkıyoruz yola, iki arazi aracı ile.. Ovacık yeni yeni uyanıyor bu güzel bahar gününde, biz ayrılırken ilçe merkezinden.
Rotamız Mercan Vadisi.. Mollaaliler köyü. Nüfusu her geçen gün azalan köylerden biri Mollaaliler. Ovacık ilçe merkezine 22 km. mesafede, asfalt yolla ulaşımın sağlandığı nadir köylerden biri.
Mercan’a ilk gidişim olacak, heyecanlıyım. İki yıl önce gerçekleştirdiğim Munzur tırmanışı ve yayla gezisinin dönüşünü Kırkmerdiven vadisi yerine İt Yokuşu’ndan yapınca vadinin güzelliğini yüksekten görme şansına ermiş ve bir sonraki Dersim gezi planıma Mercan notunu düşmüştüm. Evde ki hesap çarşıya uymuyor, Karagöl baskın çıkıyor Mercan’a ve yer değiştiriyor planlar sonraki Dersim gezisinde.. Ve şimdi baharın ikinci ayında, Nisan’ın 21. günü Mercan’a gidiyorum. Doğanın uyandığı, yeşilin en canlısının, rengârenk çiçeklerin yamaçlara, dağların eteklerine serpildiği zamanda gidiyorum. Hayalimde canlandırdığım manzara ile karşılaşabilecek miyim acaba? Bu sorunun yanıtını, Mercan’a varınca bulacağımı biliyorum.
Ardımızda Ovacık’ı bırakıp ilerliyoruz. Ovacık adını ovadan alıyor, sol yanımız Munzurlar, kar kaplı zirveleri bulutların ardına gizlenmiş. Bugün, yüzünü göstermeyecek, nazlı bir gelin gibi saklayacak bizden Munzurlar kendini. Sağ yanımız ova, ovanın ardında ki köyler ve köylerden yükselen soba dumanı bulutlara karışıyor. Önümüz aydınlık, yolumuz doğa güzelliklerine akıyor, Mercan’a, Mercan Vadisi’ne. Haramindere bizi karşılıyor ilk olarak, yolumuzun dağa iyice yaklaştığı Haramintepe’nin eteğinde. Kendimi bildim bileli Haramintepe en heybetli kütleydi benim için Munzur Dağ silsilesinde, yaklaştıkça dağın heybetini daha iyi görüyorum. Bulutlara sakladığı karlı zirvesi geçit vermez görünüyor. Zaten tırmanışımız Haramintepe’ye değil.. Usuma düşen, geçmişten gelen dizeleri mırıldanıyorum.

‘’Gezme dedim bu dağların maralı
Avcı vurmuş sol yanımdan yaralı
Mercan Dağları’nda figan feryadım
Avcılar peşinde pusu her yanın
Uçurumlar seni alır ona yanarım’’

Haramindere’yi arkamızda bırakarak Mercan vadisinin ilk köyü Yazıören’e varıyoruz. Yaşanılan ev sayısı 4-5’ den daha çok değil Yazıören köyünde. Göç veren bütün köyler gibi, sahipsizlikten yıkılmış evlerin, taş duvarları terk edilmişliğin hüznü ile ayakta durmaya çalışıyorlar. Dedemin, yıkılan, doğduğum evi geliyor aklıma, hüzün kaplıyor içimi. Kim bilir bu evlerde doğanlar şimdi neredeler, acaba onlarda çıkıp geliyorlar mı, ilk nefeslerini aldıkları, bu doğaya?
Gözlerimizi doğanın büyüleyici güzelliğinden alamıyoruz. Sol yanımızda başını bulutlara gömmüş Haramintepe 3250 metre ile.. Sağ yanımızda 2000 metrelere yükselen, bitki örtüsünden mahrum Mollaaliler ve Yazıören köylerinin üzerinde yükselen tepeler. Önümüzde ki vadi çorak tepelerin aksine yeşilin her tonunu barındıran bitki örtüsü ile uçsuz bucaksız, Pülümür ve Erzincan’a kadar uzanıyor. Yazıören köyünü geçip hafif virajlı yolda yükselince Mollaaliler köyüne, muhtarın evine gidiyoruz. Selamlaşma ve ayak üstü sohbetten sonra dayım jandarmayı aramasını rica ediyor muhtardan, askeri karakol, tırmanacağımız Kerrı tepesinin karşısında Haramintepe’nin yamacında. Kerrı’ya çıktığımızda görecekler bizi, güvenlik için haberleri olmalı diyor dayım. Muhtar ve ailesi ile vedalaşıp yola çıktığımızda saat oldukça ilerlemiş ve 08.30 olmuştu. Tekrar arabalara binip dereye kadar köyün üst kısmına çıkıyoruz, yıkılmış evler karşılıyor bizi kavak ağaçlarıyla. Kavaklar yaprağa durmamış henüz. Söğüt kadar aceleci değildir kavak. Söğütten sonra meşeden önce yaprak verir. Verdimi tomurcuğunu kavak, yapraklar öyle hızla yeşerir ve büyür ki, kuru dallar 3-4 günde yeşil kıyafetine bürünür ve esen yelde kendi müziğini yapar.
Bir süre sonra dört çekerli araçlarımız zorlanıyor, yağmurdan ve sel sularından çökmüş stabilize yolda. Çaresiz düz bir yerde arabaları bırakıp hareket için son hazırlıklar yapılıyor. Erzurumlu misafirlerimizden bir bey, beni arabadan inerken görünce şaşkınlıkla ‘’sizde mi geliyorsunuz?’’ diye sorunca dayım benim yanıtlamama fırsat vermeden iyi bir doğa yürüyüşçüsü olduğumu, endişe etmemesini söylüyor. Konuğumuzun buna pek inanmadığı yüzündeki ifadeden belli. Dayım önde, eriyen karların suyu ile çağıldayarak akan, küçük dere boyunca yükseliyoruz yavaş yavaş. Çalılık ve kayalıklar arasında yedi kişi düştük patika yola. En arkada ben. Fotoğraf çekmek için arkada yürüyorum elbette. Dere boyunca her gördüğüm çiçeği fotoğraflamaya çalışıyorum, çiçek fotoğrafı çekmek yavaşlatıyor beni. Sadece çiçek mi? Elbette hayır, kar erir erimez çıkan savıl ve gullik var birde.. Yıllar sonra yeniden bu bitkileri doğal ortamlarında görme mutluluğunu yaşıyorum. Munzur’da baharı yaşamanın mutluluğunu ve de.
Bahar bereketlidir bizim oralarda. İki ay boyunca ovalarda, yamaçlarda, ormanda arka arkaya yetişen sebzelerle çeşitli yemekler yapılır. Önce Gullik (Çiriş olarak da bilinir) çıkar, çorbası ve yemeği yapılır, Gullık bitmek üzereyken savıl yetişir. Savılı kenger ve ışkın takip eder. Dağlarıma bahar gelmiş, dağlarım bereket dağıtıyor halkına.
Her çiçeği böceği çekme gayreti bir yanda, ekibe yetişme gayreti diğer yanda nefes nefese kalıyorum. Dere boyunca yükselirken artık yürümekte zorlandığımı hissediyorum, ciğerlerim mi yaşlandı yoksa ben mi yaşlandım bilemiyorum, tek bildiğim 1500 metrede tıkandığım. Yavaş yavaş çıkıyorum. Ekip aldı başını gitti, önümde ufak çalılıklar ve kayalıklar var, ne ayak sesi ne de konuşma sesi gelmiyor artık.. Neyse ki patikayı seçebiliyorum küçük kayalar arasında belirgin ayak izi yok patikada.. Çalılar arasında her biri ayrı yoldan gitmiş olmalı. Patikanın beni onlara ulaştıracağını bildiğimden fotoğraf çekmeyi bırakıp adımlarımı hızlandırıyorum.. Çalılıkların arasından çıkınca karşılaştığım manzara ile çölde serap gömüş gibi sevinç doluyor içime. Küçük yeşillik bir alan fakat, çiçek bahçesi adeta, kırmızı, sarı, mor, mavi dağ çiçekleri.. Kimi tomurcukta henüz, kimiyse bütün cömertliği ile yaprağa durmuş. Manzara büyüleyici. Şimdi gel de ayrıl bu güzellikten. Yola devam etmek zorundayım, birkaç kare çekip devam ediyorum. Biraz ilerledikten sonra dere kenarından ekipteki genç arkadaşlardan birinin oturduğunu görüyorum. Muhtemelen dayılarımdan biri bırakmıştır diyerek ilerliyorum arkadaşın yanına. Beni görünce ayağa kalkıyor. Ekip ikiye ayrılmış dört kişi dereden sağa yönelerek Tornova yönüne gidiyor, diğer grup ise asıl çıkılacak yere; Kerrı’ya gidecek. Yol arkadaşımla ben Kerrı’ya doğru yeniden yola koyulduğumuzda yeşillik sınırını geçmiş olarak kurak, kırmızı topraklar üzerinde yürüyoruz. Toprağa tek hayat veren ise yukarıda eriyen karların suyu. Suyun etrafı biraz yeşermiş durumda, artık çiçek görmek mümkün değil gibi görünüyor.
60-70 derecelik eğimi tırmanmak zorunda olduğumu görünce bir an ‘’benim burada ne işim var’’ dedim, itiraf ediyorum. Her tırmanışta bu anlarım olur aslında benim pek çok insan gibi ama, çıkabileceğim en yüksek yere çıkıp aşağıya baktığımda çok çabuk unuturum bu duyguyu. Tırmandıkça açılıyor nefesim şimdi daha rahat yürüyorum, çiçek böcek de olmadığına göre beni yavaşlatacak pek engel yok. Yol arkadaşım aldı başını gitti, yukardan beni yönlendirmeye çalışıyor. Ben karların üstünden yürümeye korkunca durup beklemek zorunda kalıyor tabii ki. Hava iyice ısındı, kar çok yumuşak batma korkusu ile temkinli adımlar atıyorum. Kardan toprağa çıkıp sırta yaklaşınca, sırttan nereleri göreceğim merakı ile hız kazanıyorum. Sırta vardığımda yağmur çiselemeye başlıyor. Hava iyice kapattı, bulutlar karardı üstümüzde. Şiddetli rüzgâr yağmur yüklü bulutları, üstümüzden alıp gidince derin bir oh çekiyoruz arkadaşımla. Bu arada dayım ve bir arkadaşı sırtın diğer yanından bize doğru geliyorlar, dayımı görmek her zaman ki gibi mutluluk uyandırıyor bende. Hava açınca dört yanımızı seyre dalıyoruz. Heybetli Haramintepe sağımızda ve daha yakın, uzansam karlı saçlarına dokunacak kadar yakın hissediyorum. Yaklaşık ikibin metredeyiz, biraz sağa giderek Kerrı tepesine çıkmalıyız. Yolumuz yine karla kaplı, yaklaşık elli metreyi sert kar üzerinde geçmemiz gerekiyor. Eğim çok ve derin bir vadiye iniyor, kazma olsa fena olmazdı burada diye aklımdan geçirirken, dayım yetişiyor ve alay ediyor tedirgin yürüdüğüm için. Kuzey yamaçtayız ve güneye geçmek için bu kardan geçmek zorundayız. Benden başka herkes çok rahat geçiyor. Kazma kramponlarım olacaktı ki şimdi nasıl geçerdim ben burayı. Yapacak bir şey yok geçilecek bu sırt. Hoş bir sürpriz beni bekliyor biraz ilerde. İki bin metre de kar üzerinde uğur böceği görmek benim için sürpriz oluyor. Daha önce bu yükseklikte uğurböceği görmediğim için şaşırıyorum.
Tornova tarafına geçen ekipte bu arada bize yetişiyor. Hep beraber Kerrı tepesine vardığımızda saat on iki oluyor, üç buçuk saatlik tırmanış beni yoruyor bu sefer. Çantamdan gofret çıkarıp herkese ikram ediyorum. Gofretlerimizi yerken çevreyi inceliyoruz. Yüzümüz ilçeye dönük, önümüzde ova, köyler, Hava açık olsa muhtemelen Hozat’a giden yol görülebilecek yükseklikteyiz. Sağ tarafımızda Heybetli Haramintepe, arkada ise görülmeye değer Mercan Vadisi, olabildiğince yeşil, bulutların gölgesi düşmüş yeşilin üstüne. Boş köyler ve sahipsiz kalmış tarım alanları.. Bu vadi yürünmeli, ama ne zaman? Munzur Dağları, dile kolay 70 km uzunluğa, 25 km ene sahip silsile, vadiler, platolar, yaylalar, şelaleler, kervan yolları… Bir ömür yeter mi acaba her yerini görmeye? Bir yanı Tunceli diğer yanı Erzincan ve ilçelerle başlı başına turizm cenneti olacak potansiyeli barındırıyor.
Tırmanışta beni en çok keyiflendiren inişlerdir, çıktığım sürenin çok daha altında bir zamanda iniş yapmak bütün yorgunluklarımı alıp götürür. Yine öyle oluyor, bu kez daha da güzelleştiren inişimi, manzara.. Seyrine doyum olmayan Mercan Vadisi davetkar upuzun uzanıyor önümüzde. Kerrı tepesinden inişimizi Mollaaliler köyüne yaptığımız için uzun vadiyi seyrederek iniyoruz.
Gezi boyunca başını bulutlara saklayan Haramintepe yine saklanıyor bizden. Bugün yalnızlığı tercih etmiş olmalı, belki kederli, belki öfkeli.. Ya da küskün.. Ya da avcı vurmuş on yedi yerinden yaralı…
Kısa süren bir tırmanış olmasına rağmen yorucu fakat, son derece keyifli bir gezi oluyor benim için. Arabalarımıza ulaştığımızda öğleni biraz geçmişti. Derede elimizi yüzümüzü yıkadıktan sonra köye, Muhtarın evine, kurban var çünkü. Davetimizi sabah almıştık. Çardakta hazırlanan masalarda yemeğimizi yiyip, soğuk yayık ayranı ile bütün yorgunluğumuz atıyoruz üzerimizden. Bir dağ yolculuğu daha böylece son buluyor. Kime ait olduğunu bilmediğim bir söz asılı kalıyor zihnimde…
‘’Yaşamak ; bir dağa tırmanmak gibidir. Tırmandıkça yorgunluğunuz artar, nefesiniz daralır ama görüş açınız genişler..’’

Yazı ve Fotoğraflar: Şükran Lılek YILMAZ

Bir cevap yazın

Your email address will not be published.