Anadolu Coğrafyası Keşif ve Araştırma Topluluğu

ANTİK HARABELER ARASINDAN KEŞİŞ PATİKALARINA YÜRÜMEK

Mycale Dağları (Samsun-Samson yada Dilek Dağları)

Karyanın dört kutsal dağından birinde, 300 Spartalının eteklerinde savaştığı Mykale dağındayız. İyonya coğrafyasında antik kalıntılar arasından tarihe uzanan bir patikayı izleyerek Kurşunlu Manastırına doğru harika bir rotayı sizlerle beraber adımlayacağız.

Karyalıların Efes’de bulunan Artemis Tapınağına ulaşmak için kullandıkları eski patikaları ararken bu rotayı keşfetme şansım olmuştu. Aynı rotada 33 kişilik bir ekiple tekrar yürürken sizleride yolculuğumuza misafir edeceğiz. Serüvenimiz Selçuk ilçesinde başlıyor. Sabah saat 8:10 sularında hareket edip Kuşadası ilçesinden katılanları yol üzerinden alarak 1 saatlik yolculuk sonrası Güzelçamlı’ya ulaşıyoruz. Rotamızın başlangıç noktası Panionion harabeleri. 

 

Panionion da neresi?

Orasıda neresi diyenler mutlaka vardır. Panionion kalıntılarının önemsiz bir sit alanı olduğunu düşünenlerde olabilir. Peki gerçekten önemsiz biryer mi? Hayır değil. Bugün olduğu gibi tarihte de Mycale ve çevresi büyük önem taşıyordu. Mycale akarsuların tanrısı kabul edilen Maindros’un kızının adıdır. Büyük çoğunluğunuzun 300 Spartalı filmini seyrederek haberdar olduğumuz meşhur Mycale Savaşı bu coğrafyada gerçekleşmişti. Ayrıca Olimpiyat Oyunlarının başlaması da bura ile ilişkilidir. 

14962807_148875542247207_3945776562624539159_n

Panionion (Latince ismi Panionium), milli park konumuna sahip Dilek Yarımadasında yer alan Samson Dağının ya da Dilek Dağı olarak bilinen, antik çağdaki adıyla Mykale Dağının denize bakan kuzey yamacında bulunmaktadır. Panionion’un yeri Antik Çağ yazarlarınca gayet açık tarif edilmiştir. Herodot yerinin “Mykale’nin kuzey yüzünde” olduğunu belirtmiş, Strabo ise “Sisam Boğazını geçtikten sonra, Mykale dağı yakınında, Efes’e doğru denizyolu ile gidilirken denizden üç stadia yüksekte” şeklinde tarif etmiştir. 

Panionion’da düzenlenmeye başlanmış festival ve oyunlar (Panionia Festivali veya Panegyris) günümüzde hala devam ettirilen Olimpiyat Oyunlarının başlangıcı olarak görülebilir. Festivalin başlangıcının buradaki ilk tapınağın kurulması ile eşzamanlı olması muhtemeldir (MÖ 8. yüzyıl).

Antik çağ da dahil olmak üzere, kentsel yerleşime konu olmamış bir alan olmasından ötürü, pek çok kaynakta en yakınındaki tarihi yerleşim olan Melia ile birlikte anılır (Melia-Panionion).

MÖ 8. yüzyıldan itibaren kullanılmaya başlandığı bilinen, Poseidon’a adanmış bir İyon tapınağı bulunmaktadır. Tapınakta düzenli olarak yapılan festivaller sırasındaki toplantılar ve tartışmalar Paniyonya Birliği’nin politik çerçevesini oluşturmuştur. Oniki İyon şehir devletine Smyrna’nın da katılmasıyla oluşan bu birlik, Herodotos’a göre şu şehirlerden müteşekkildir: Miletos, Myus, Priene, Ephesos, Kolophon, Lebedos, Teos, Klazomenai, Phokaia, Samos, Khios, Erythrai. Bu birlik daha sonraları sadece dini olarak varlığını sürdürmüştür. Festivalin ve oyunların yanı sıra, daha sonra kazandığı tarihi önemde bir diğer unsur, MÖ 6. yüzyılda Pers İmparatorluğu’nun Lidya Krallığını yıkması ve Anadolu’yu tamamiyle işgalinden sonra 12 İyon kenti arasındaki işgale direniş amaçlı toplanma yeri olmasından kaynaklanmaktadır (İyon Ayaklanması).

Tapınak İyonya kentlerinden biri olan ve Samsun Dağı’nın iç bölgeye bakan yamaçlarından 5 km. uzaklıkta bulunan Priene kentinin denetimindeydi. Dini ayinlerin, festivalin ve oyunların yönetim ve denetimi ve burada toplantılar düzenlendiğinde başkanlık Priene kenti temsilcileri tarafından sağlanmaktaydı.

Pers İmparatorluğu idaresi altında Panionion’daki dini faaliyetlerin sekteye uğradığı bilinmektedir. MÖ 5. yüzyılın sonlarında yazan Tukididis İyonyalıların o çağda festivallerini artık Efes’te düzenlemeye başladıklarını belirtmekte, Diodorus da yarımadadaki sürekli çatışma ortamı nedeniyle Panionia festivalinin Efes’e taşındığı bilgisini doğrulamaktadır. Büyük İskender çağında oyunlar ve festival yeniden Panionion’a dönmüş ve önemleri zaman içinde giderek azalsa da, varlıklarını Roma İmparatorluğu dönemine kadar sürdürmüşlerdir.

Ekibe Panionion ve çevresi hakkında kısa bir bilgilendirme yapıp tüm ekiple birlikte küçük tiyatro veya odeum olarak bilinen alanda aile fotoğrafı çekiliyoruz. Böyle önemli bir arkeolojik alana ait kalıntılar içinden, dağın derinliklerine doğru uzanan bir patikada başlıyoruz adımlamaya. İnce uzun patikalarda orman içine doğru ilerlerken doğanın kokusu ve yeşili ekibimizi hayran bırakıyor.

14958110_10154684513044028_1393422690_o

Panionion’dan Kurşunlu Manastırına uzanan meşakkatli yol

Panionion’dan başlayarak genelde çıkış olmak üzere, inişli çıkışlı seyreden 8 km. uzunluğundaki yol orta zorlukta değerlendirilmelidir. Ortalama ekipman ve ortalama kondisyona sahip bir doğa yürüyüşçüsü yürüyüşün ilk bölümü sayabileceğimiz bu kısmı 4 saat civarı bir sürede rahatça tamamlayabilir. 25 metre yükseklikten başlayan yürüyüşün çıkış yani ilk bölümü 553 metre yükseklikte bulunan Kurşunlu Manastırı civarında son bulur. Rotanın başlangıç bölümü az eğimli toprak patikalarda ilerliyor. Daha sonra bir tepenin eteğinde yükselerek kırık taşlardan oluşan eğik ve bozuk bir patikada devam ediyor.

Bozuk bölüm her ne kadar kısa olsada yürüyüş tecrübesi bulunmayan ve yeterli ekipmana sahip olmayan bir ekiple can sıkıcı şekilde uzayabilir. Benim 33 kişilik ekibimde etkinlik duyurusunu okumayan ve yetersiz malzeme ile gelen 10-15 kişi vardı. Bu nedenlede bu yürüyüşte yamaç bölümünü aşmamız normalinden daha uzun sürdü. Sözünü ettiğimiz bozuk bölüm orman içinde bir mevkide yeralan yangın havuzu yanında son buldu. Buradan itibaren genişletilmiş bir toprak yolda yükselerek ilerledik ve nihayet Kurşunlu Manastırına ulaşmayı başardık. Mecburi olan etkinlik duyurusunu okumamaktan kaynaklı eksik bilgilenme, ayak ve üst giyiminde yanlış giysi seçimi ve kondisyonsuzluğa rağmen her birisi kendi sınırlarını zorlayarak bu rotayı başarı ile geride bırakmayı başardılar. Biraz söylenme ve ufak tefek yaralanmaları saymazsak kendi sınırlarını tanımak ve gerçek anlamda doğada olmak konusunda önemli ve iyi bir deneyim yaşamış oldular. Hızlı olanlarda geride kalanlara anlayış göstererek ekip olma konusunda üstlerine düşeni yapmış oldular. Sonuç olarak gayret, özveri, yorgunluk ve irade ile amacımıza ulaşmayı bildik.

Panagia Kursunniatissa (Kurşunlu Manastırı)

Kurşunlu Manastırı neden özel?

Bulunduğu çevrede herşeye rağmen zamana inatla direnebilmiş ve tamamen yok olmamış başka bir Manastır daha göstermek zor, bu nedenle de özel bir yapı. Rumların Panagia Kursunniatissa dediği Manastır adından da anlaşılacağı gibi Meryemana’ya adanmış bir yapı. 11. yüzyıl Bizans dönemi eseri olduğu tahmin edilen yapı üzerini kaplayan Kurşunlar nedeni ile Kurşunlu Manastırı olarak da isimlendirilmiş. Manastırda yemekhane, kiler, mutfak, keşiş odaları, revir, Şapel (küçük Kilise), mezarlık, manastır surları, sur mahzeni ve savunma odaları gibi bölümler mevcut. Manastır hakkında bilgilendirici bir tabela var fakat okumak oldukça zor. Maalesef hızla tahrip edilen Manastır her yeri kazıp parçalayan define fareleri nedeni ile yıkılmak üzere. Davutlar merkezinde Manastıra araç ile ulaşımı gösteren tabelalar var fakat normal bir araçla gitmek oldukça zor. Şimdilerde bir yol çalışması devam ediyor fakat yol bitene kadar Manastır yok olacak gibi duruyor. Neyseki bizim Davutlara inmek için kullanacağımız patika çok daha güzel ve hikayesi olan bir yol.

Kurşunlu Manastırından Davutlara uzanan Keşiş yolu 

Manastıra ulaşım amaçlı kullanılan en eski ve işlek patikanın, Davutlara doğru inen patika olduğunu düşündüğümüzden bu rotayı uzun süredir Keşiş yolu olarak anıyoruz. Doğa yürüyüşçülerinin sıkça ziyaret ettiği bu rota oldukça eski ve etkileyici. Etrafınızı sarmalayan doğa ve arasından kıvrılarak inen geniş bir patika yol. Yolun en sonunda bir dere kenarına inilir ve neredeyse Davutlar merkezine kadar bu dere izlenirdi. Şimdilerde su bendi benzeri bir takım çalışmalar yapıldığı için patikanın bitimi olumsuz anlamda oldukça değişmiş. Kurşunlu Manastırından Davutlara uzanan yol yavaş yürüseniz dahil 2 saatte tamamlanıyor. Yaklaşık 4 km. uzunluğunda ve rahat bir patikada seyrediyorsunuz. Bizde bu yolu izleyerek Davutlara kadar iniyoruz. Yürüyüşü başarıyla tamamlayan ekibimi tebrik ediyorum. Koşullarını zorlayarak zorlu ama unutulmaz bir rotayı geride bırakmasını bildiler. Her katılımcı bu hikayenin parçası olup başka rotalar için önemli bir deneyim kazanmış oldular. İnanmak, ekip olmak ve zorlukları sabır ve azim ile aşmak. Şehirde ve günlük telaşlardan uzakta bir gün daha son buluyor.

Rotanın tamamı hakkında teknik bilgiler

Panionion kalıntılarından hareket edip Kurşunlu Manastırına çıkar, daha sonrada Davutlar merkezine inerseniz toplam 13 km. yürümüş olursunuz. 1021 metre yokuş çıkıp 1075 metre yokuş inilen rotada 21 metreden 553 metreye yükselir ve inersiniz. Küçük ve kondisyonlu bir ekiple 5-6 saatte geride bırakılacak bu rota yavaş ve yetersiz bir ekip ile 8-9 saat arası bir zamanda tamamlanabilir.

Mykale çevresinde başka nereler gezilebilir?

Mycale Dağı ve çevresi her anlamda çok zengin. Bu rotayı yürürken birçok yeri görmüş olsak da dağı tam anlamı ile keşfetmiş sayılmayız. Başka neler varmış diyenler için birkaç önemli yerden daha bahsedelim.

Zeus Mağarası. Dilek Yarımadası Milli Parkının giriş kapısının sol tarafında, 200 metre İçeridedir. Mağaranın girişi, 20 metre kadar kayrak (kaygan) taşlı patikadan sağlanır. Dilek Milli parkının adından dolayı mağaranın sağında ve solunda bulunan ağaçlara gelenler Dilek için bez parçaları bağlamaktadırlar. Mitolojide Göktanrısı Zeus, kardeşi Poseidon’u kızdırdığında elindeki üçlü yabasını kaldırarak dalgaları kabartıp, denizi altüst eden Poseidon’un gazabından kaçıp sakinleşmesini beklemek için bu mağaraya sığınır. Dinlenir ve yıkanırdı. Güzelçamlı sakinleri ve yabancı turistler, denizin çok dalgalı olduğu günlerde ve havanın denize elvermediği günlerde tıpkı Zeus gibi burada yüzerler, o mitolojik havayı teneffüs ederler. 

Aziz Nikolaos (Noel Baba) Kilisesi. Mycale Dağının güney tarafında, Gelebeç isimli Rum köyünde bulunan Aziz Nikolaos (Noel Baba) Kilisesi bölgenin en iyi korunmuş Kiliselerinden biridir. Aziz Nikolaos Kilisesi, 1821 yılında, aynı yerde bulunan bir başka Kilisenin üzerine (Noel Baba) adına Gelebeç’li Rumlar tarafından inşa edilmiştir. Yakın bir geçmişe kadar cami olarak kullanılan Kilise, daha sonra define bulmak amacıyla çok seferler tahrip edilse de, olanca görkemiyle ayakta durmaya devam etmektedir.

Eski Doğanbey (Domatia Rum Köyü). 1924’e kadar Rumların yaşadığı köy M.Ö. 7.yy’dan günümüze uzanan bir geçmişe sahiptir. Rum mimarisinin karakteristik özelliklerini taşıyan usta taş işçiliğinin ilk bakışta göze çarptığı Doğanbey Köyü, başta evleri, dükkanları, Şapel dediğimiz yapı ve hastanesi ile görülmeye değer bir yerdir. 1996’daki yangından sonra yeşilini kaybetmiş olsa da sırtını dayadığı dağın yamacında bugün Şorlak denen şelalesi, içinden akan Rum halkının çeşme dediği eskiden içme suyunu da sağladıkları nehri de görülmeye değerdir. Köy yavaş yavaş yeşiline kavuşsa da şelaleden maalesef sadece yağış mevsiminde su akmaktadır. Mübadele sonrası köye Müslümanlar gelince birde Cami yapılmış. Köyü yukarıdan görüp fotoğraflamak için Caminin minaresine çıkmayı düşünürseniz minarenin zangır zangır sallanacağını hesaba katmayı unutmayın.

Atburgazı (Asartepe) Kalesi. Bizans dönemine ait moloz taş kullanılarak yapılmış olan kale, Priene – Milet – Didim ekseninde yolu kontrol altında tutmak amacıyla bir gözetleme noktası olarak da kullanılmış olmalı. Daha sonraki Beylikler ve Osmanlı dönemlerinde de kalenin benzer amaçlarla kullanılmış olduğu kuvvetle muhtemel. Ayrıca yakındaki Karina yolunu da tutan kalenin bu amaçla kullanılması akla yatkın görünüyor. Kale sahip olduğu konum itibariyle, Mykale (Samson) Dağına sırtını dayamış Büyük Menderes Deltası ve Söke Ovası’na hâkim durumda bulunuyor. Hemen yakındaki eski gümrük binalarının olduğu Karina, antik yerleşim Tebai ve Lade Adasını ise şimdilik sadece analım.

Priene Antik Kenti. Bu şehir kurulduğunda deniz kıyısındaydı. Menderesin alüvyonu nedeniyle şehir şimdi kilometrelerce kara içerisindedir. Belus’un oğlu Aegyptus yönetiminde İyonlar tarafından kurulduğu kabul edilir. Şehir sonradan Lidyalı Ardys tarafından alınır. MÖ 6. yüzyılın ortalarında şehrin “Bilge”si Bias yönetiminde, şehir tekrar canlanır ve zenginleşir. MÖ 545 yılında Pers Kralı Cyrus (Kurash) tarafından ele geçirilir. Şehir Perslere karşı İyon başkaldırısına (MÖ 499) 12 gemi ile katılır. Komşusu Samos (Sisam) ile ortaya çıkan anlaşmazlıklar ve Büyük İskender’in ölümünün ardından çıkan kargaşalar dolayısıyla şehir güçsüzleşir. Roma 155 yılında şehri, Bergama (Pergamon) ve Kapadokya krallarının elinden kurtarmak durumunda kalır.

Kapadokya kralının asi oğlu Orophernes, Romalıların şehri alması ile Priene’ye gömdüğü hazinesine ulaşır ve adak olarak şehirdeki Athena tapınağını onarır. Roma ve Bizans yönetimi altında zengin bir şehir olarak kalan Priene M.S. 13. yüzyılda Türklerin eline geçer. Bir dönem İngilizler tarafından soyulup yağmalanan şehir 4. yüzyılda tekrar kurulur.

 

 

Tarihe yolculuğun sonu

Anadolu Coğrafyasında ne zaman adımlamaya başlasak bir zaman tüneline girmiş gibi olurum. Mykale dağında yaptığımız küçük yürüyüşün kısa hikayesi ve Mykale dağının çevresinde görülebilecek yerleri kaleme almaya çalıştığım bu yazıda atladığımız yada bilmediğimiz daha onlarca yer var. İşte bu nedenle çantamızı sırtlayıp botlarımızı bağlayacağız, bir elimizde fotoğraf makinemiz bir elimizde GPS ile patikalara misafir olmaya devam edeceğiz. Umarım bu maceralardan birinde sizlerlede adımlarız.

 

Özgür Aydoğan

09 Kasım 2016 / Selçuk

Bir cevap yazın

Your email address will not be published.