İçeriğe geçmek için "Enter"a basın

Anadolu coğrafyası nereye koşuyor?

Anadolu coğrafyası nereye koşuyor?

 

Merhaba Anadolu’ Halikarnas Balıkçısı diye tanınan Cevat Şakir Kabaağaçlı’nın Anadolu üstüne yazdığı yazıların toplandığı kitabın adıdır. Halikarnas Balıkçısı Anadolu’nun efsanelerinden tutun tarihinin derin dehlizlerine kadar birçok konusunda sayısız yazı yazmıştır ancak bunların dışında doğal yaşama da bir o kadar önem vermiştir. Doğal yaşam olmadan ne efsane olur ne de tarih yazılır. Ağaçlarından ormanlarına ve erozyona, balıklardan yarasalara kadar birçok konuyu da o hoş üslübüyle anlatır gibi yazmıştır.

Annem Sehavet Mersinoğlu İstanbul Üniversitesinde Coğrafya Fakültesinde okumuş ve ben küçükken Ankara’dan her hafta İstanbul’a yataklı trenle gidip ders veriyordu. Çocukluğumdan en canlı anılarım bu yolculuklarda gece karanlığında Anadolu’nun köy ve kasabaları, dağ taşı arasında, tren çu çu giderken ve arada sırada acı acı düdük öttürürken bana anlattığı güneş sisteminin ve dünyanın oluşumu. Magma üstünde yüzen kıtalar, bunların sıkışmalarından oluşan dağlar ve volkanlar. Yağan yağmurların sunucu oluşan dereler, nehirler, göller, denizler ve okyanuslar. Sarsıntılarından oluşan depremler. Ve üzerinde doğanın canlanışı, bitkiler, dinazorlar, çeşit çeşit balıklar, kuşlar, maymunlar ve en sonunda evrim geçiren insanlardı.

Bir de annemin Atatürk’ün bağımsız çalışması için özel kanunla özerk yapıda 1935 yılında Ankara’da kurulan Maden Tetkik Arama Enstitüsünde 1968 yılında kurduğu Doğa Tarihi Müzesiyle ilgili anılarımdır. Bu müzede Anadolu Coğrafyası ilgili ne varsa; sarkıtlardan dikitlere, dinazorlardan Anadolu Panterlerine, mermerlerden maden numunelerine;  bilimsel şekilde düzenlenip halkın anlayacağı şekilde sergilenmişti. 12 Eylül darbesinin ton tonu Turgut Özal bu M.T. A kanunu değiştirip orayı da arpalığa çevirmiştir.

Anadolu uygarlıkları içinde Milet’li Thales  suyu her şeyin temeli olarak göstermişti.  Aneksimendes’de hava’nın temel madde olduğunu var saydı. Havanın değişime uğrayarak rüzgara ve toprağa dönüştüğünü düşünüyordu.
Anadolu Coğrafyasında halk  kültürü doğanın bin bir anlatımı ile doludur. Bu en başta türkülerimiz ve sarkılarımız için geçerlidir.

KARA TOPRAK

Dost Dost Diye Nicesine Sarıldım
Benim Sadık Yarim Kara Topraktır
Beyhude Dolandım Boşa Yoruldum
Benim Sadık Yarim Kara Topraktır

Nice Güzellere Bağlandım Kaldım
Ne Bir Vefa Gördüm Ne Faydalandım
Her Turlu İsteğim Topraktan Aldım
Benim Sadık Yarim Kara Topraktır

Koyun Verdi Kuzu Verdi Sut Verdi
Yemek Verdi Ekmek Verdi Et Verdi
Kazma İle Dövmeyince Kıt Verdi
Benim Sadık Yarim Kara Topraktır

Ademden Bu Deme Neslim Getirdi
Bana Turlu Turlu Meyva Yetirdi
Her gün Beni Tepesinde Götürdü
Benim Sadık Yarim Kara Topraktır

Karnin Yardim Kazma İle Bel İle
Yüzün Yırttım Tırnak İle El İle
Yine Beni Karşıladı Gül İle
Benim Sadık Yarim Kara Topraktır

İşkence Yaptıkça Bana Gülerdi
Bunda Yalan Yoktur Herkesler Gördü
Bir Çekirdek Verdim Dört Bostan Verdi
Benim Sadık Yarim Kara Topraktır

Havaya Bakarsam Hava Alırım
Toprağa Bakarsam Dua Alırım
Topraktan Ayrılsam Nerde Kalırım
Benim Sadık Yarim Kara Topraktır

Dileğin Varsa İste Allah’tan
Almak İçin Uzak Gitme Topraktan
Cömertlik Toprağa Verilmiş Haktan
Benim Sadık Yarim Kara Topraktır

Hakikat Ararsan Açık Bir Nokta
Allah Kula Yakın Kul Da Allah’a
Hakkin Gizli Hazinesi Kara Toprakta
Benim Sadık Yarim Kara Topraktır

Bütün Kusurlarımı Toprak Gizliyor
Merhem Calip Yaralarımı Tuzluyor
Kolun Açmış Yollarımı Gözlüyor
Benim Sadık Yarim Kara Topraktır

Her Kim Ki Olursa Bu Sırr-ı Mazhar
Dünyaya Bırakır Ölmez Bir Eser
Gün Gelir Veysel’in Bağrına Basar
Benim Sadık Yarim Kara Topraktır

Veysel der çıkayım bir yüce dağa
Ağaçlar bezenmiş yeşil yaprağa
Bir gün olur tenim düşer toprağa
Karışır toprağa toz olur gider

Babam hep Kıbrıs Kıbrıs diyoruz ama her yıl Kıbrıs kadar toprağı erozyonla kaybediyoruz derdi ben büyürken. Halikarnas Balıkçısı ‘Erozyon’ adlı 1950lerin başlarında yazdığı yazısında bu sözcüğün de Türkçemize girdiğini karşılığının kabaca kuraklık olduğunu belirttikten sonra şöyle ekler: ‘Ortalıkta orman diye bir şey yok mu, ya da ormanlar yanıp kül mi oldu? O zaman, yağan son turfanda yağmurlar, dağlarda toprak adına ne varsa,  topunu da silip süpürüp denize taşırlar. Taban yerlerde sivrisinek yuvası olan bataklılar meydana getirirler. Ondan sonra yağmurlar artık yağmaktan vaz geçerler. Yağmur yağmayınca toprak ürün vermez.’
Toprak Baba denilen  Türkiye Erozyonla Mücadele ve Ağaçlandırma ve Doğal Varlıkları Koruma Vakfı(TEMA) kurucusu Hayrettin Karaca 5 Ağustos 1992 tarihinde Cumhuriyet Gazetesinde yayınlanan bir röportajında şunları söylemiştir: “Türkiye’nin denizlere, derelere, barajlara akıttığı toprağın içindeki değerler, madensel elementler ve gübrenin değeri Türkiye bütçesine eşit belki de. Eğer denizlere akıttığımız bu toprağı hesap edecek olursak, Türkiye’yi yeniden ihya ederiz. Bu kadar büyük bir toprak kaybı vardır Türkiye’nin, fakat biz bunu kayıp olarak hesap etmeyiz. Toprak için ölürüz, bir karış toprağı kimseye vermeyiz deriz, karışla vermeyiz ama kepçeyle veririz. Bugün Yeşilırmak, Kızılırmak, Doğu Karadeniz’deki bütün dereler bulanık değil çamur olarak akıyor. Çoruh’a dökülen bütün çaylar, Çoruh kayalarının üzerinden toprağı sökerek akıyor. Bu toprak benim değil artık, Rus toprağı. Batum bu giden topraklar yüzünden denizden 2.5 kilometre geride kalmış durumda. Kayalar bizim, toprak bizim değil.”

Annem de Anadolu’da çeşitli yerlere giderken bir çok kişinin hoşlanarak seyrettiği hatta ilerliyoruz diye kıvanç duyduğu güneşin alnında  fişkiyelerle sulamaları görünce yer altı kaynaklarının bilinçsizce kullanıldığını söylerdi.
Türkiye Kuraklık Değerlendirme Raporu, 2008’e göre aşırı yeraltı suyu kullanımı, 33 yılda Konya’da yeraltı su seviyesinde 14,3 metre düşürmüştür.
Dr N. Yenmez’e göre de Harran Ovasında GAP ile gelen imkanlar yüksek gelir getiren ancak  Vahşi sulama diye adlandırılan yöntemle sulanan çok su gerektiren pamuk gibi ürünlere yünlendirmiş ve bu yeraltı sularında aşırı artış oluşturmuş bu da alt katmanlardaki mineralleri yüzeye taşımış ve toprakta bitkiler için uygun olmayan tuzlu bir katman yaratmıştır. Tuzlanmadan yaklaşık 30.000 hektarlık alan kullanılmaz olmuştur.
Hava kirliğine gelince tüm çocukluğumu belki de dünyanın en havası kirli şehri Ankara büyüdüğümden çok yakından biliyorum.  M.T.A Enstitüsü hava kirliliğini azaltacak kömür üzerine araştırmalar yapmıştı. Anadolu Coğrafyasında hava kirliliği özellikle 1950’lerden sonra hızlı nüfus artışı, hızlı kentleşme, endüstrileşme sonucu yoğun enerji kullanımı nedeniyle bir halk sağlığı sorunu olmaya başlamıştır. Bu konuda Hasan Bayram, Dicle Üniversitesi Tıp Fakültesi Göğüs Hastalıkları Anabilim Dalı, Diyarbakır şunları yazmıştır:  ‘Türkiye’de hava kirliliği Endüstrileşme başlamadan önce, yaklaşık nüfusun %80’i kırsal kesimde yaşarken, günümüzde nüfusun %60’ından büyük bölümü şehir ve metropollerde yaşamaktadır . Artan enerji talebi, genellikle petrol ve kömür gibi fosil yakıtlarla karşılanmıştır. Bu tür yakıtların (özellikle düşük kaliteli linyit) aşırı tüketimi, özellikle İstanbul, Ankara ve İzmir gibi büyük kentlerde şiddetli hava kirliliği epizotlarına yol açmıştır . Buna ilave olarak, topografik ve meteorolojik özelliklerin dikkate alınmadığı yanlış kentleşme, uygunsuz ve yetersiz yakma teknikleri, yeşil alanların azalması, motorlu araç sayısındaki artış, atıkların yetersiz atılımı hava kirliliğini daha da artırmıştır’.
Bugünlerde oy hesabıyla dağıtılan kömürlerin zehirli olduğu üzerine Bugün Yaşam adlı sitede çıkan bir haber:
‘Yüzlerce aileye dağıtılan kömürlerin zehirli olduğu tespit edildi. Türkiye Kömür İşletmeleri (TKİ) Kütahya Seyitömer madenlerinden çıkarılan kömürün laboratuvar sonuçları bir skandalı gözler önüne serdi. Mersin’de yapılan analizde binlerce yoksul aileye dağıtılan kömürün çevreye ve insan sağlığına zararlı olduğu tespit edildi. TKİ’den yapılan açıklamada “Bir analizin bedeli 400 lira. Her kömürü analiz edemeyiz” denildi. Mersin Valiliği’nin talebi üzerine 8 ilçedeki yoksul aileleri dağıtmak içinTürkiye Kömür İşletmeleri’nden (TKİ) 8 bin ton kömür istendi. Kömürler, TKİ Kütahya Seyitömer İşletmeleri’nden 15 Eylül’de kamyonla yola çıktı. Her aileye 500 kilo olacak şekilde Anamur, Aydıncık, Bozyazı, Çamlıyayla, Erdemli, Gülnar, Mut ve Silifke’de binlerce eve kömürler dağıtıldı.’

Fikret Şenses Memlektim adlı hepimizin bildiği şarkısında şöyle söyler:

Havasına suyuna taşına toprağına
Bin can feda bir tek dostuma
Her köşesi cennetim ezilir yanar içim
Bir başkadır benim memleketim

Anadolum bir yanda yiğit yaşar koynunda
Âşıklar destan yazar dağlarda
Kuzusuna kurduna Yunusuna Emraha
Bütün âlem kurban benim yurduma

Havasına suyuna taşına toprağına içimiz yanarak baktık şimdi bir de kuzusuna, kurduna, kuşuna, böceğine, bitki örtüsüne, dört bostan veren çekirdeğine bakalım.
Çiftçi-Sen Genel Başkanı Abdullah Aysu ve Genel Sekreteri Ali Bülent Erdem tarafından yapılan basın açıklamasının metni şöyle:
“Hayvancılıkta işler sarpa sarmış durumda 1980’de Türkiye’nin nüfusu 40 milyon iken 84 milyon 300 adet hayvanımız vardı. Bugün ise nüfusumuz 75 milyonu aşmasına rağmen, hayvan sayımız artacağına 37 milyona geriledi. 1980’deki 84 milyon 300 bin hayvanın saman ihtiyacını karşılayabiliyorken, 2012 yılında 37 milyon hayvanımız için saman ithal etme kararı alıyoruz. Kurban Bayramında kurbanlık hayvan ithal etmek zorunda kaldığımız yetmiyormuş gibi şimdi de hayvanlarımız için saman ithal etme kararı alıyoruz. Belki günü kurtarıyoruz ama hayvancılıkla ilgili sorunlarımız orta yerde duruyor.
Hayvancılıkla ilgili sorunlarımız çok konuşuldu; eleştiri ve öneriler yapıldı. hükümetlerin kulakları ise hep tıkalıydı, vurdum duymazlardı. Sorunları çözmek için hiçbir adım atmadılar, yanlıştan geri dönmediler. Tam aksine yanlışlarını ısrarlı ve istikrarlı biçimde sürdürdüler.
Günü kurtaran çalışmalar, hayvancılıkla ilgili sorunları geçiştirme, kökten çözümlere girişmemek; hayvancılığımızı çıkmaz bir sokağa sokuyor.

Her şey piyasanın insafına bırakılamaz
Gıda Tarım ve Hayvancılık Bakanı Mehdi Eker, saman ithaliyle ilgili olarak, “samanı bakanlık olarak biz ithal etmeyeceğiz, saman ithalini şirketlere yaptıracağız” diyor.  Şirketler, ithal ettiği/edeceği samanı, kamu hizmeti addederek hayvan yetiştiricilerine kârsız mı dağıtacak? İthal ettiği samanın üzerine şirket tarafından konulacak olan kâr, yetiştirici maliyetlerini arttırmayacak mı? Tüketici hayvansal ürünleri daha pahalıya almak zorunda kalmayacak mı?
Geçmişte hayvancılıkta et piyasasını düzenlemek, (regüle etme) amaçlı kurulan, şu an, et piyasasında çok az oranda etkili olan Et ve Balık Kurumu’nda (EBK) basının deyimiyle “et rezaleti” yaşanıyor. Et Balık Kurumu’nun merkez ve taşrada görevli bazı yöneticileri dahil 15 kişi hakkında, “şaplı, veremli ve ölü hayvanların etlerini piyasaya sürmek” suçlamasıyla dava açıldı.
Yaşanan bu “et rezaletinin” üzerine herkes bulunduğu yerden çıkarına olacak sözleri söylüyor, “çekiştiriyor”… EBK, yanlışlarından arındırılsın, kamuya karşı görevini layıkıyla yapsın. EBK’nu doğru çalıştıralım, çalışmasını sağlayalım demek yerine:  “Et Balık Kurumu’nun durumunun ve imtiyazlarının gözden geçirilmesi kaçınılmaz”, “devletin kasaplığı bu kadar olur”, “Allah aşkına zaten devletin kasaplıkta ne işi var” yaklaşımı gösteriliyor.

Oysa, bu yaklaşımlar, bizi bugünkü çıkmaz sokağa taşıyan politikaların uygulanmasına neden oldu. Her şeyi piyasanın ‘sihirli değneğine’ bıraktılar. “Yanlışın üzerine yanlışla gidiliyor”.  EBK’na “et rezaletini” yaşatan, kurumu kuşatan şirketlerin marifeti. EBK’unu bu hale düşürenlerin şirketler olduğu söylentisi ayyuka çıkmışken “devletin kasaplığı bu kadar olur” demek ne kadar sahici/samimi bir yaklaşım.

Çiftçi Sendikaları Konfederasyonu olarak;
– EBK’nun üretici ve tüketici lehine piyasa düzenlemesi yapması gerektiğine,
– Bizzat yetiştirici ve üreticileri üretimden pazarlamaya zincirin tüm halkalarına egemen kılacak, oluşmasına destek olacak politikaların uygulamaya konulmasına,
– Devletin, sadece kesesinin ve kasasının şişmesini düşünen, toplumsal sorumluluk kaygısı taşımayan şirketleri palazlandıracak politikaların terk edilmesine,
– Meraların ıslah edilmesi, özgür köy (mera) hayvancılığını geliştirecek ve uygulayacak politikaların merkezi devlet politikası haline getirilmesine,
– Hayvan yetiştiriciliğiyle bitkisel üretimin bir arada yapılacağı, çıktılarının karşılıklı kullanabileceği küçük aile çiftçiliğinin, devlet politikası olarak uygulanması gerektiğine, tarımda girilen çıkmaz sokağı ancak bu yolla aşabileceğine inanıyoruz.”

Anadolu Coğrafyası direyi(faunası) iklimi yüzünden yalnızca Akdeniz türleri değil, Orta ve Doğu Avrupa, Orta Doğu, Kafkaslar ve Arap Yarımadasına   ait 160 memeli, 466 kuş, 120 sürüngen, 22 kurbağa, 127 tatlısu balığı, 384 deniz balığı olmak üzere toplam 1279 civarında omurgalı hayvan barındırır ancak bazıları tamamen tükenmek üzeredir, bazıları da tehlike altında bulunmaktadır.

Kuzularımız azaldığı gibi Anadolu Coğrafyasında yedi bin kadar kurt kaldı. Bazı yörelerde nesilleri tükendi. 2003 yılına kadar avlanma yasağı yoktu. Henüz kanunen korunmuyorlar ancak şimdi av hayvanı olarak ancak izinle av mevsiminde belli sayılarda avlanabiliyor.

Anadolu Coğrafyasının en önemli hayvanlarından biri de Alageyiklerdir ve üstüne destan’da vardır. Bu destanı Yaşar Kemal Üç Anadolu Destanı içine almış yazıya geçirmiştir. Bu destan kahramanı geyik avcısı Halil’nin sevdiğine kavuşması ve geyik avı müptelalığını anlatır. Aşağıdaki şiir Halil’in Zeynep’e söylediği ağıttır.

Bende gittim bir geyiğin avına
Geyik çekti beni kendi dağına
Tövbeler tövbesi geyik avına
Siz gidin kardaşlar kaldım kayada

Ben giderken kayabaşı kar idi
Yel vurduda iklim iklim eridi
Ak bilekler taş üstünde çürüdü
Siz gidin kardaşlar kaldım kayada

Urganım kayada asılı kaldı
Elbise sandıkta deşili kaldı
Gerdekte nişanlım küsülü kaldı
Siz gidin kardaşlar kaldım kayada

Kayanın dibinde çadır kursunlar
Çifte davul çifte zurna vursunlar
Kayada kaldığım yare desinler
Siz gidin kardaşlar kaldım kayada

Ben bu destanı Anadolu insanının sağ duyusuna alageyiklerin amansızca avalanmalarına karşı bir çıkış olarak yorumluyorum. Halk bu destanı çok sever, bu yüzden  Yılmaz Güney  ve Cüneyt Arkın birer Alageyik filminde oynamışlardır.
Dünyada yabani alageyiklerin en saf olarak bulunduğu tek yer Türkiye’de Antalya’daki Termessos Milli Parkı ve Düzlerçamı Yaban Hayatı Geliştirme Sahasıdır. Ayrıca Mersin ve çok az da Bolu Dağlarında yaşarlar. Bir alt türü’de Hakkari’de vardır. Anadolu Coğrafyasında yedi baş kalan alageyikler korumaya alınıp 2010 yılında 300-400 başa ulaşmıştır. Buradan geçen yüzyıl yaşadıkları Dilek Yarımadası Milli Parkına bir kısmı aktarılmıştır.
İngiltere’de tanıdığım bir arkeolog Anadolu Alageyiği üzerine Nottingham Universitesinde üç yıl £644,856 fonlu bir araştırma projesi yönecek. Bu proje uluslararası tanınmış müzelerde sergiler düzenleyip bir de Alageyikler üzerine belgesel çekecek. Bu projeyi buradan takip edebilirsiniz. https://twitter.com/DeerProject

Ankara Üniversitesi Fen Fakültesi Zooloji Bölümü Öğretim Üyesi Prof. Dr. Erkut Kıvanç Türkiye’de önemli bir yaşam alanı tahribi hâlâ devam etmekte ve birçok hayvanın neslinin tehlike altında olduğuna dikkati çekmektedir:
“Bilinçli bir koruma olmazsa, doğal hayat bir gün bitecek. Sivrisineğin bile korunmaya ihtiyacı var. Ama yasaklar dinlenmiyor. Bu gidişle doğa diye bir şey kalmayacak”
Onsekizmart Üniversitesi Su Ürünleri Fakültesi’nden Doç Dr. Ali İşmen de denizlerde kirliliğin her geçen gün türleri tehdit ettiğini, Karadeniz ve Marmara’dan sonra, son zamanlarda Akdeniz’de de kirliliğin arttığına dikkati çekiyor.
Ege Üniversitesi Fen Fakültesi Zooloji Bölümü Öğretim Üyesi Prof. Dr. Mehmet Sıkı ise bu konu hakkında şunları söylemistir:
“Bütün canlıların yaşamlarını sürdürebilmeleri için kesinlikle insana ihtiyacı bulunmaz, ama insanın yaşamını sürdürebilmesi için en küçük hücreliden yırtıcılara kadar bu canlılara ihtiyacı var. Eğer yaşam ortamı tahribatı, plansız nüfus artışı, yapılaşma, ormanların yakılması, sulak alan tahribi sürerse, birçok tür tükenme tehlikesine girer. Bir türün, dünya üzerinde ya da lokal olarak bulunduğu bölgede yok olmasının kötü sonuçlarını kimse kestiremez. Bu, yakın zamanda da ortaya çıkmaz. Örneğin bizi rahatsız eden karasinek birden ortadan kalksa, her tarafı hayvan leşleri götürür. Ya da baykuşların yok olduğunu düşünelim; o zaman tarla fareleri üzerindeki baskı kalkar.”

Son yıllarda gördüğümüz kenelerden geçen hastalıklarla ölümlerde doğanın dengesinin bozulmasından kaynaklanıyor.

Türkülerde Turna  adlı değerli yazısında Dr Gıyasettin AYTAŞ türü tükenmek üzere olan bu kuşun halkımız üzerinde ki etkisini incelemiş, bir çok örnek türkü sunmuş. Özetle şöyle demiş:
‘Turna, Türk kültüründe, dolayısıyla türkülerde yer alan önemli bir imge olarak karşımıza çıkmaktadır. Onun kutsallığının yanında, duygu aktarımında araç olarak kullanımı da türkülerde çok sıkça karşımıza çıkmaktadır. Bu çalışmada, turnaların türkülerde haber götüren, haber getiren ve kendileri ile dertleşilen yönleri üzerinde durulmuştur’. Ayrıca birde şöyle bir tespitte bulunmuş ‘ Bu kuş, Alevî-Bektaşi folklorunda da önemli bir rol oynar ve
Hz. Ali’yi temsil eder. Yine Ahmet Yesevi, turnaya dönüşebilmektedir. Cemin önemli bir unsuru olan semahlardaki hareketlerin her birinin ayrı ve
özel bir anlamı bulunmaktadır. Turna Semahı ise, turnanın uçuşunu çağrıştırır. Turnaların gökyüzündeki hareketlerini yansıtan figürlerle semah dönen, döndükçe yükselen canlar Hakla buluşurlar. Turna semahı, bu buluşmayı anlatır. Sesi Ali’ye benzetilen turna, kuzeyden güneye, güneyden kuzeye göç ederken, Anadolu insanından selam götürür, onlardan da selam getirir.’

“Kim gördü deryada balık izini,
Eğildi öptü Kanber’in gözünü,
Turnalardan işittim avazını,
Turnalar Ali’mi görmediniz mi?”
(Pir Sultan Abdal)

Allı Turnam
Allı turnam bizim ele varırsan
Şeker söyle kaymak söyle bal söyle
Gülüm gülüm kırıldı kolum
Tutmuyor elim turnalar hey
Ah gülüm gülüm yar gülüm gülüm
Kız gülüm gülüm turnalar hey
Eğer bizi sual eden olursa
Boynu bükük benzi soluk yar söyle
Gülüm gülüm kırıldı kolum
Tutmuyor elim turnalar hey
Ah gülüm gülüm yar gülüm gülüm
Kız gülüm gülüm turnalar hey
Allı turnam ne gezersin havada
Arabam kırıldı kaldım burada
Gülüm gülüm kırıldı kolum
Tutmuyor elim turnalar hey
Ah gülüm gülüm yar gülüm gülüm
Kız gülüm gülüm turnalar hey
Ne onmamış kulumuşum dünyada
Akşam oldu allı turnam dön geri
Gülüm gülüm kırıldı kolum
Tutmuyor elim turnalar hey
Ah gülüm gülüm yar gülüm gülüm
Kız gülüm gülüm turnalar hey (Keskinli Hacı Taşan)

Karacoğlan’dan Aşık Veysel’e Anadolu türkülerinin esin kaynağı turnalar için tehlike çanları çalıyor. 20 çiftten az sayıda olduğu tespit edilen Anadolu Dağ turnası için proje geliştirilirken, telli turnaların Türkiye’de üreyen son 11 bireyi Muş’un Bulanık Ovası’nda yaşam mücadelesi veriyor Ümidimiz  turnalar yalnız türkülerimizde kalmazlar.

Kelaynak ve su çulluğu da büyük tehlike altındadır.

Anadolu Coğrafyasında konaklıyan ve Afrika’dan Avrupa’ya  sürülerle göç eden halk arasında hacı baba denilen leylekler de bir çok sorunla karşıdır. Bunları şöyle özetliyebiliriz:
Leyleklerin beslenme  ve yuvalanma alanlarının azalması veya yok olması, Çatıların değişmesi, ağaçların kesilmesi, çeşitli kablolar, çöplerin ve kimyevi maddelerin verdiği zarar bir de avcılık ve ulaşım araçlarının çarpması. (TRAKUS) Anadolu kültüründe leylek nice söylencelere, öykülere, şiirlere ve manilere konu olmuştur. Mevlana’ya göre leylek kuşların şeyhidir. Avrupa kültüründe olduğu gibi Anadolu kültüründe de bebek getirdiğine inanılır.
Leyleğin gelişi baharı müjdeler. Leyleği havada görenlerin çok gezeceğine inanılır. Anadolu’da çatısına leylek konan insanlar yakın zamanda evsahibi olacaklarına inanırlar. Yerleşmek için yer seçeceksen leyleğin olduğu yere yerleş denir çünkü bereketli yerlerde konaklarlar. Ahmet Haşim Franfurt Seyahatnamesi adlı eserinde Osmanlı Dönemi’nde Bursa’da Haffaflar Çarşısı esnafının aylıkla tuttuğu yaşlı bakıcıların her gün sadaka parasıyla işkembe alıp bakıma muhtaç kuşlara dağıttığını yazmış. Yine o dönemde Bursa’da Vakfı-ı Gureba-i Laklakan adında yaşlı ve sakat leyleklerin göç sırasında veya tüm yıl boyunca bakıldığı Garip Leylekler Vakfı bulunmaktaydı. Tokat civarında Leylek Gilliği denilen taş ekmeği ilkbahar göçünde hazırlanır ve bereket olsun diye leyleklere atılırmış.

 

2005 yılından bu yana Bursa’nın Eskikaraağaç Köyü’nde Mayıs ayında Leylek Şenliği düzenlenir. Şenlik, Leylek Dostu Köyler Projesi kapsamında çok sayıda kuruluşun (Köy Muhtarlığı, üniversitenin kuş gözlem topluluğu, Nilüfer Belediyesi, orman il müdürlüğü, Nilüfer Yerel Gündem 21, Doğa-Der, Foveo Fotoğraf Grubu gibi) katkıları ile gerçekleştirilir.
(TRAKUS)

Anadolu Coğrafyasını çevreleyen denizlerde de Yunuslar, Akdeniz foku, deniz anaları , Mersin ve,  Beni balığı, büyük ve küçük ayı istakozları, deniz
kaplumbağaları, süngerler, pina, denizyıldızı, triton, denizatı, denizkulağı, yumuşak mercanlar, posidonai ve zostera da tükenme tehlikesi içindedirler. (Kaynak: 08.08.2003 Hürriyet Gazetesi)

Anadolu direyinden  Dünya Doğa ve Doğal Kaynakların Korunması için Uluslararası Birlik ‘nin kızıl listesinde 20 memeli, 16 kuş, 13 sürüngen, 10 amfibiyen, 52 balık, 11 omurgasız ve toplamda 122 hayvan türü vardır.

Anadolu Coğrafyası birçok böcek türüne ev sahipliği yapmaktadır. Bunlardan Malatya keleği ve bombus arısı Türkiye’ye özgü olup yurt dışına kaçırılarak Türkiye’ye geri satılmaktadır.

‘Türkiye tarihinin en büyük böcek kaçakçılığı’ adlı haberden (Hürriyet 13 Temmuz 2011):

‘Geçen ay düzenledikleri operasyonla sadece Türkiye’de yetişen 5 bini aşkın bitki tohumu ve fidesinin yurt dışına kaçırılmasını önleyen gümrük ekipleri, bu kez de şimdiye kadar ki en büyük böcek kaçakçılığını ortaya çıkardı.
Türkiye’nin çeşitli bölgelerinden topladıkları böcekleri, yurt dışına kaçırmaya çalışan Çek Cumhuriyeti uyruklu 6 kişi yakalandı. Zanlıların aracında yapılan aramada, kutular içine gizlenmiş uğur böceği, sinek, arı, ağustos böceği gibi 48 türe ait toplam 6 bin 14 adet böcek bulundu…..
“Böcek kaçakçılığı farklı amaçlarla yapılabiliyor. Gelişmiş ülkelerin çoğunda doğa tarihi müzeleri var. Kaçakçılar, turist olarak gittikleri ülkelerde böcekleri toplayıp bu müzelere para karşılığı satıyorlar. Böyle bir böcek borsası var. Ayrıca böcek türleri, gen çalışmalarında kullanılabiliyor. Ancak bunlar bizim ülkemizin biyolojik zenginlikleridir izin alınmadan toplanmasının önüne geçilmelidir. Bizim ülkemiz böcekler ve bitkiler açısından çok iyi bir gen kaynağı. Çünkü Avrupa, Asya ve Afrika türlerini topraklarımızda barındırıyoruz. Biyolojik açıdan çok zengin bir ülkeyiz. Bu nedenle bitki ve böcek kaçakçıları daha çok bizim ülkemizi tercih ediyor.”

‘Son yıllarda Türkiye’de endemik bitki ve böcek kaçakçılığı girişimlerinde artış olduğunu ifade eden gümrük uzmanları, son yaptıkları operasyonun Türkiye’deki en büyük böcek kaçakçılığı olduğunu belirttiler. Geçen ay da dünyada sadece Erzurum Karayazı’da yetişen bir tür ters lale olan çiçeğin son kalan 57 adet soğanını sökerek yurt dışına götürmeye çalışan 2 Hollandalı, Kapıkule Sınır Kapısı’nda yakalanmıştı. Hollandalıların kullandıkları araçta yapılan aramada çoğu endemik 160 türe ait 5 bin 236 adet bitki tohumu, bitki kökü ve fidesi ele geçirilmişti. Dün de Artvin’in Yusufeli İlçesi kırsalında kelebek ve böcek toplayan iki kişi gören köylüler, Jandarma’ya ihbarda bulunmuş ve köylülerin çektiği fotoğraf ve görüntüleri inceleyen Jandarma’nın gözaltına aldığı Rus uyruklu Elena ve Artur Shnip’in çantasında 650 kelebek ve böcek ele geçirilmişti. Türkiye’de 4 Ağustos 2007 yılında Makedonya uyruklu 1 kişi Artvin’de topladığı 1450 kelebekle, 2008 yılında da Alman uyruklu 1 kişi yine Artvin’de topladığı 350 adet çeşitli türde böceği yurt dışına çıkarırken İpsala ve Kapıkule gümrük kapılarında yakalanmıştı. Gümrüklerde 13 Ekim 2010 tarihinde 10 adet hamam böceği, 8 Kasım 2010’da da 20 cırcır böceği ele geçirilmişti.’

Anadolu Coğrafyasında yaklaşık 10.000 bitki  ve bunların 3.000’i ise endemiktir yani yalnız bu coğrafyada yetişir. Anadolu Coğrafyası tüm Avrupa’dakinden daha fazla endemik bitki türüne sahiptir. Bunun sebepleri arasında Anadolu’nun Asya ve Avrupa arasında olması dağlık yapısı, üç iklimi birden barındırması ve su kaynaklarının bolluğu.

Yalnız Anadolu’da yetişen bitkiler arasında Anadolu Sığla Ağacı aynı zamanda dünyada yetişen en eski ağaç olarakta bilinir. Bugün Muğla, Antalya, Isparta, Burdur’da küçük korular halinde kalmıştır. Halikarnas Balıkçısı ‘Doğanın Anadolu’ya İmtiyazı: Buhur (Günlük) Ağaçları diye bir yazı yazmıştır.

Kazdağı kardeleni ve kantoru, Aydın Tülüşahı, Sevgi çiçeği, Yanardöner, Çiğdem (Ankara), Toros Kızılağacı, Artvin kuduz otu,  Amasya Dağ çayı ve daha bir çokları yalnız Anadolu Coğrafyasında   yetişmektedir.

Bitkilerimizde gün geçtikçe yok olmaktadır en çok bilinen ve konuşulan ormanlarımızdır. Yangınlar ve çeşitli şekillerde talan dışında bir çok ağaçlarımızda gerekli gereksiz açılan yollar ve diğer inşaatlarla yok ediliyor. Gazi Orman Çiftiği de Başbakanlık binası yapılarak yok ediliyor.

Aşık Veysel’in türlü türlü meyvasına ve bir çekirdek verip dört bostan almasına bakalım.

Meyve Suyu Endüstrisi Derneği’nin hazırladığı ‘Türkiye Meyvecilik Kültürünün Tarihçesi’:

‘Türkiye bir çok meyve türlerinin anavatanı ve meyvecilik kültürünün beşiğidir. Bugün, meyvecilik kültüründe önem kazanmış olan elma, armut, ayva, fındık, antepfıstığı, vişne, kiraz, erik, ceviz, badem, kestane, incir, üzüm ve nar gibi birçok meyve türü bu topraklarda ortaya çıkmıştır. Kültürü yapılan meyve türlerimizden başka kuşburnu, alıç, ivez, böğürtlen, muşmula, melengiç, keçi boynuzu ve idris gibi bir çok yabani meyvelere de rastlamak mümkündür.
Yapılan kazılardan anlaşıldığına göre 4-5 bin yıl önce Anadolu’ da yukarıda anılan meyve türlerinin yetiştirildiği ileri bir meyvecilik kültürü vardı. Ayrıca bu çağlarda Hindistan’da manço, Çin’de portakal, şeftali, brabîon hurması ve Amerika’ da avacado yetiştirildiği düşünülürse; bu ülkelerin meyve türlerine büyük bir katkıda bulunmadığı ancak kontrollü yetiştirme tekniğini ilerlettiği görülür.
Türkler Batıya yaptıkları sefer ve gezilerle, Doğu Asya meyvelerini Batıya taşıyarak dünya meyvecilik kültürüne çok değerli hizmetlerde bulunmuşlardır. Alman tabiat tarihi bilimcilerinden Hehn, eski Yunanlılar ve Romalıların, Etiler ve Finikeliler zamanından sonraki meyvecilik kültüründen bahsederken “…bu memleketlerdeki yabani ormanların yerinde simdi içerisinde dokunun meyve ağaçları yetişen ağaçları kurulmuş ve halkı tabiatın yabani ve ilkel kaynaklarının av ve mer’a ürünleri yanında, doğunun kültür meyvelerinin ferahlatıcı sularından zevk almaya başlamışlardır…” demektedir. Buradan anlaşılıyor ki, Dünyanın en eski ülkelerinden sayılan Yunanlılar bile, meyvecilik kültürünü Anadolu’dan almışlar ve sonradan Roma’ya ve oradan da Avrupa’ya geçmiştir.
İnsanlık tarihi kadar eski olan Bağ-Bahçe ziraatı içindeki meyvecilik tarihide eskidir, önceleri göçebeler gördükleri yabani meyvelerin meyvelerini tüketmeye başlamışlardır. Ancak taze meyvelerin kısa bir süre içinde görünüp kaybolmaları karşısında, bunları saklama gereğini duymuşlardır. Öncelikle ağaç üstünde kuruyan ve yere dökülen ceviz, fındık, badem meyveleri toplamakla işe başlamışlar sonraları ise, kendileri kurutma ve saklama yoluna gitmişlerdir. Yabani olarak yetişen meyvelerden sürekli yararlanma istekleri ise göçebeleri bu meyvelerin oldukları yerlerde yerleşik hayat düzenine geçirmeye zorlamıştır. Bu nedenledir ki çok eski zamanlarda Anadolu’da yabani meyve türlerinin çok fazla bulunduğu yüksek yaylalarla, kıyılar en eski kültür merkezleri konumundadırlar. Meyvecilik kültürünün sonraki gelişme periyodu ise; ormanlarda yetişen ağaç ve fidanların sökülerek evlerinin yakınlarına meyve bahçeleri kurmakla başlamıştır. Bu nedenle öncelikle ayva, elma, armut, kızılcık, badem ve erik gibi meyve ağaçlarından kurulu çitler yapılmıştır. Daha sonraları ise yenilen meyvelerin atılan çekirdeklerden ve dip sürgünlerinden yeni bitkilerin oluşabildiğini gördükten sonra çoğaltma tekniğini öğrenmişlerdir. İleriki yıllarda ise iri meyvelerin tohumlarından daha iyi meyve aldıklarını fark ettikten sonra ise bir ıslah metodu olan seleksiyonla üstün özellikli yeni bireyler elde etmişlerdir. Tabii bu durumu bitkinin vegetatif kışlalarından faydalanarak da yapmışlardır. Kesilen bitki parçalarının toprağa değdikleri yerde köklenmelerini ve yeşermelerini görmeleri ise bunlara çelikle çoğaltmayı; dalları kırılan ve seyrek meyve araçlarındaki meyvelerin daha iri ve kaliteli olması budama ve terbiye şekillerini, birbirine sürtünen ve sürtündükleri yerden iki dalın kaynadığının görülmesi gibi olaylar ise meyveciliğin ileri bir teknolojisi olan aşıyla çoğaltmayı öğretmiştir. Meyvecilik kültürünün daha ileri aşaması ise, doku kültürüyle çoğaltma, bitki fizyolojisi (hormonların ve bitki büyümeyi düzenleyici maddelerin, iyonize radyasyonun kullanımı gibi), kimya ve bitki ıslahı (melezlemeler, kendilemeler ve mutasyonlarla üstün özellikli yeni bireylerin elde edilmesi) vb. alanlardaki gelişmelerle; hasat sonrası soğuk teknolojisindeki gelişmelerin meyveciliğe uygulanmaya başlandığı dönemleri oluşturur.
Yukarıda belirtilen tarihsel gelişimin birçok aşamasını memleketimizde görmek mümkündür. Bugün bile hala yurdumuzun birçok yöresinde yabani meyvelerden hem doğal haliyle hem de onları aşılayarak yararlanma yoluna gitmektedirler, örneğin, yabani zeytinler, melengiçler, mahlep, kuşburnu, kızılcık, böğürtlen gibi.
Özet olarak söylemek gerekirse, Türkiye bugün de bütün bu gelişme aşamalarıyla ve çok farklı ekolojilere sahip olması nedeniyle, muzdan, şeftali, hurma ve elmaya kadar bin bir meyveyi bünyesinde barındıran meyvecilik kültürünün tarihi bir müzesi durumundadır.

Dünyadaki Yetiştirilen Meyve Türleri ve Türkiyenin Tür ve Çeşit Zenginliği

Dünya üzerinde yetiştirilen meyve türlerinin sayısı 138’i bulmaktadır. Bunlardan 85 tanesi tropik ve subtropik, kalanı sıcak ve soğuk mutedil iklim bölgelerinde yetiştirilmektedir. Türkiye çok değişik iklimleriyle çok sayıda tür ve çeşitleri bünyesinde barındırır. Bu şekilde yurdumuzda yetişen meyve tür sayısı, yeni ürünlerle birlikte 75’in üzerindedir. Bu türlerin büyük çoğunluğunun orjini Anadolu olup, turunçgillerin büyük çoğunluğu, şeftali, kivi, ananas, pikan gibi bazı meyve türleri ise çok önceden veya yakın zamanlarda yurdumuza başka ülkelerden getirilmişlerdir. Türkiye’de görülen bu büyük tür zenginliği yanında, büyük bir çeşit bolluğu da vardır. Bu şekilde elmalarda çeşit sayısı 500, armutlarda 600, eriklerde 200, kirazlarda 1500 ve şeftalilerde ise 100’ün üzerindedir. Dünyadaki çeşit sayıları ise bunların çok üzerindedir, örneğin, kirazlarda 1500, şeftalilerde ise 2000′ e yakın çeşit vardır. Türkiye’nin bu çeşit zenginliği, tür zenginliği gibi ıslahçılar için, damızlık materyali sağlayan kaynakları oluşturur. Gerçekten Erwin Baur 1927′ de Kocaeli bölgesinden topladığı değişik erik tiplerini Almanya’ya götürmüş, aynı şekilde Kanada’lı Hunter Karadeniz bölgesinde Fusikladiuma dayanıklı Demir eî’nasî çeşidinden faydalanma yolları aramıştır. Ayrıca çeşit bolluğunun sayesinde değişik ekolojilere uyum sağlayan üstün kaliteli çeşitleri ayırarak, buralarda yetiştirme imkanları ortaya çıkar. Bu kaynakları korumak amacıyla gen bankaları yanında, koleksiyon bahçeleri tesis edilmelidir.’

Ülkemiz 12 Eylül Darbesinden bu yana müthiş bir hızla ithal muz cumhuriyeti olmuştur. Meyveciliğimiz de gerilemekte bir çok sorunla uğraşmakta buna örnek olarak TMMOB Ziraat Mühendisleri Odasının,  ‘Türkiye, Findikta Belirleyici Rolünü Yitirmektedir(27.08.2003)’ adlı basın açıklamasının tümünü alacağız. Lütfen sabırla okuyun bu
dışarı bağımlı tarımımıza ışık tutuyor:

‘Uygulanan yanlış politikalarla ülkemizde fındık sektörü çöküşe sürüklenmekte, üretimde ve dış satımda dünya tekeli konumundaki Türkiye, fındıktaki belirleyici konumunu hızla yitirmektedir. Politika yapıcıların gelişmelerden çıkar sağlaması, yapılanların “masum yanlışlıklar” olmadığı gerçeğini ortaya koymaktadır.
Fındığın dünyada ve ülkemizdeki durumu incelendiğinde; Dünya fındık üretiminde 548.000 ha alanda 570.000 ton üretimle ülkemiz ilk sırada yer almakta ve üretimde tekelci konumda bulunmaktadır. Ülkemizi sırasıyla, 68.185 ha alanda 120.000 ton üretimle İtalya, 21.000 ha alanda 25.000 ton üretimle İspanya ve 8.000 ha alanda 22.000 ton üretimle A.B.D. izlemektedir. Sosyo-ekonomik yapı üzerinde belirleyici role sahip olan fındık üretimi Ordu, Giresun, Rize, Trabzon ve Artvin illerinden oluşan 1. Standart Bölge ile Samsun, Sinop, Kastamonu, Bolu, Düzce, Sakarya, Zonguldak ve Kocaeli illerinden oluşan 2. Standart Bölgede, ortalama 14 dekar büyüklüğündeki işletmelerde gerçekleştirilmektedir. Oysa, 5 kişilik bir ailenin en düşük düzeyde geçimini sağlayabilecek üretim miktarı yaklaşık 2.5 tondur ve bu düzeyde bir üretimi yapabilmek için sahilde 22 dekar, orta yükseklikte 34 dekar, yükseklerde ise 45 dekarlık bir alan gerekmektedir.
Günümüzde üretim alanlarının % 41’i Ordu, % 30’u Akçakoca, % 18’i Giresun, % 10’u Trabzon bölgesinde bulunmaktadır. Fındığın doğal üretim alanı olan Doğu Karadeniz’i aşarak ülkenin en verimli taban arazilerine, ovalarina yayılmasi ve üretim yapilan il sayısinin 35’e kadar yükselmesi üzerine, 1983’te fındık üretim alanlarının sınırlandırılmasına yönelik 2844 sayılı yasa çıkarılmıştır. Yasaya uyulmaması ve kamu yönetiminin yasayı uygulatamaması nedeniyle dikim alanlarindaki genişleme önemli sorunlar oluşturmuş, 57. Hükümet’in Sakarya’da daralttığı fındık dikim alanları, 59. Hükümet tarafindan siyasal rant içeren bir yasal düzenlemeyle üretim alanı içerisine alınmıştır.
Ülkemizdeki fındık kalitesinin arttırılması, tek ürüne bağımlı klasik üretim bölgesi olan Ordu, Giresun ve Trabzon illerinde fındık tarımının özendirilmesi, iç ve diş piyasalarin düzenlenmesi, fındık üreticisi ailelerin refah düzeyinin artırılması ve eğimli arazi yapısına sahip bölgede fındık yetiştiriciliği ile erozyon tehlikesinin önlenmesi gerekçeleriyle 1964 yılında fındık destekleme kapsamına alınmış, fiyat ve alım garantisi yoluyla yapılan desteklemeler, 5 Nisan 1994 tarihine kadar sürmüştür.
Ulusal fındık politikasının belirlenmemesi nedenleriyle ortaya çıkan üretim ve pazarlama sorununun çözümü, 1990’li yılların sonunda, fındık politikalarının oluşturulduğu ve yönlendirildiği Almanya’daki gıda tekellerinin isteklerini yerine getirmeye çalişan IMF ve Dünya Bankası politikalarında aranmıştır, aranmaktadır.

9 Aralik 1999’da IMF’ye verilen niyet mektubu’nda, üretimde fazlalık yaşanan ürünlerde fiyat desteğinin kademeli olarak kaldırılacağı ve doğrudan gelir desteği sistemine geçilmesi taahhüt edilmiştir. Dünya Bankasi ile bağıtlanan tarımsal reform ve uygulama projesi’nde ise, yaklaşık 100.000 hektar fındık bahçesinin sökümü ve alternatif ürün projesine geçiş ile Fındık Tarım Satış Kooperatifleri Birliği’nin özerkleştirilmesi öngörülmüştür.
Ekonomik, sosyal ve siyasal sonuçlari hesap edilmeden, dünyada benzeri görülmeyen şekilde ve kısa zamanda uygulanmak istenen ve yalnızca oluşan stoklar ve bunun hazineye getirdiği yük açısından ele alınan tarımsal dönüşüm ve reform programlarının ve alternatif ürün projesinin sonuçlarına, 2003 yılında fındık özelinde bakalım:
1998 yilindan itibaren destekleme alım fiyatlarındaki artış sürekli olarak enflasyonun altında tutulmuş, üreticiye ödenen bedel yanında toplam tarımsal ürün dış satımının % 20’sini oluşturan fındığın dışsatım geliri düşmüş, destekleme kapsamındaki alım miktarı da sürekli azaltılmıştır.
Son derece yanlış yönlendirilen fındık politikaları, AB ülkelerinin dış satımımızdaki payının ortalama % 80-85 düzeyinde olması ve pazarın çeşitlendirilmemesinin yarattığı bağımlı ilişki, fındık dış satım fiyatlarını düşürdüğü gibi, dış pazarların kaybedilmesine yol açmıştır.
Fındığın % 70’inin işlenmeden ihraç edilmesi, katma değerin ülke dışına çıkmasına neden olmaktadır.
Fındığını söken üreticilere girdi, bakım ve hasat amacıyla dekar başına önce 146 Dolar, sonra 200 Dolar ödeme yapılacağının belirtilmesine karşın, alternatif ürüne yönelik olarak hiçbir üretici başvuruda bulunmamıştır. Bu nedenle Dünya Bankası yetkilileri, proje süresini uzatmış ve üreticiyi ‘ikna’ edici yeni model arayışlarına girmiştir.
Fındık üreticisinin 2002 yılındaki gelir kayıplarını telafi edebilmek amacıyla, fındık üretimine izin verilen 13 ilde 2002 yılı Doğrudan Gelir Desteğine başvuran toplam 171.230 fındık üreticisine, dekar başına 25 Milyon TL olmak üzere, 379.352 Hektar fındık alanı için yaklaşık 95 Trilyon TL ek ödeme yapılması, fındık alanlarının azalması amacını olumsuz etkilemiştir.
4572 sayılı yasa ile özerkleştirilen Fiskobirlik, 2003 yılında üretici lehine hizmet veremez duruma düşmüştür.
Türk çiftçisinden esirgenen destekler ve güdümlü dışsatım fiyatları, rakip ülkelerin üretimlerini özendirmiştir.
Dünya fındık fiyatını belirleyen ana etken, Türkiye Cumhuriyet hükümetlerinin açıklamış olduğu taban fiyatlardır. Dünya fındık gereksiniminin % 70’ini, Avrupa’nın ise % 80’ini karşılayan Türkiye’nin, tekelci konumu nedeniyle, ülke ve üretici çıkarları lehine dünya pazarlarında fiyatı etkileme olanağına sahip olmasi gerekirken, fındık ihracatçilari birliği ile başbakan’a ‘onursal altın fındık ödülü’ veren uluslararası sert kabuklu meyveler konseyi (INC) başkanlığını yürüten kişilerin danışmanlığında yürütülen tek yanlı ve amaçlı fındık politikaları sayesinde, Avrupalı dış alımcılara ucuz fındık satılmakta, Karadenizli üretici ise açlığa mahkum edilmektedir.
Avrupalı dışalımcılar ve Türkiye’de temsilcileri olan bazı dış satımcılar, yalnızca kendi çıkarları için fındığı düşük fiyata alarak ihraç etme uğraşısı içerisindedirler. Kamunun görevi üreticiyi ve ülkeyi zarara uğratmamak iken, fiyatlara müdahale etmeyip arz-talep dengesinde fiyatın piyasada oluşmasını benimseyen 58. Hükümet, geçen yıl verilen fiyatın altında brüt olarak 2.000.000 TL (net 1.788.000 TL) taban fiyatı verilmesi yönünde kamuoyuna açıklama yapmış, stoklarındaki 40.000 ton fındığı satışa çıkararak alım fiyatlarını aşağı çeken Fiskobirlik ise 2003 yılı fındık alım fiyatını brüt 2.500.000 TL lira (net 2.200.000 TL) olarak açıklamıştır.
2002 ürünü fiyatının birkaç aylık gecikmeyle 1.650.000 TL olarak açıklanmasına tepki gösteren üreticilere seçim meydanlarında; ”Fındık fiyatının en az 2 milyon lira olması gerekir. Üstelik fiyatlar bu kadar geç açıklanır mı? Biz iktidara geldiğimizde hem 2 milyonun üzerinde fiyat vereceğiz hem de Nisanda açıklayacağız!” diyenler, uygulanan IMF ve Dünya Bankası patentli politikaların dışına çıkamamakta, gerek enflasyonun altındaki artış, gerekse son 5 yılın en düşük düzeyinde gerçekleşen fındık rekoltesi sonucu üretici yoksulluğa, göçe zorlanmaktadır.
Sosyoekonomik önemi yanında ülkemize yüksek miktarda döviz girdisi sağlayan fındık, ülke ekonomisinin yükü değil, gücüdür. “Alım fiyatlarını baskılayarak dışsatım fiyatlarını düşürmek, dışsatım gelirlerini artırır” şeklindeki “tüccar” mantığıyla yanıltılmaya çalışılan kamuoyunu uyarıyor ve önerilerimizi sıralıyoruz.
Fındık sektörünün sorunlarının temelinde siyasi iradenin kararları yatmaktadır. Bu nedenle üreticilerimiz, demokratik kitle örgütlerimiz ve duyarlı tüm yurttaşlarımız, siyasi karar organlarını etkileme ve yönlendirme yolunda etkin çabalar göstermelidirler.
Ulusal Tarım Politikaları bağlamında oluşturulacak ve üretimde verim ve kalitenin artırılması, üreticilerin etkili örgütlenmesinin sağlanması, üretici gelirinin yükseltilmesi ve sürekli kılınması, tüketiciye güvenilir gıda sunumu, iç ve dış pazarların geliştirilmesi, fiyat istikrarı, dış satımın ve döviz gelirinin artırılması amaçlarına yönelik fiyat destekleme politikası, fındık alanlarının sınırlandırılması, alternatif ürün programı, iç tüketim politikası, dışsatım ve dışalım politikası ve kurumsal politika araçlarından oluşacak Ulusal Fındık Politikası, üretim-işleme-dışsatım boyutunda sektörel planlamaları içermelidir.
Dünya fındık dışsatımının yaklaşık % 73’ünü gerçekleştiren Türkiye, son 10 yılda ihraç ettiği 2.105.421 ton fındıktan, 7.104.557.000 dolar gelir elde etmiştir. Fındık dışsatımı sorunu, fazla üretimden değil, artan üretime parelel olarak dışsatımın artırılamamasından kaynaklanmaktadır. Almanya, fındık üretmemesine karşın, dışarıdan aldığı fındığı işleyerek dışsatımda dünya üçüncüsü konumundadır. Bademi fındığa seçenek olarak sunan A.B.D., son 10 yıldaki % 30’luk artışla dünya pazarlarına egemen olma uğraşısı içerisindedir. AB, üye ülkelerin fındık üreticilerini korumak üzere dışalım sertifikası, Alfatoksin kodeksini düşürme ve test zorunluluğu gibi engelleme politikaları yürütmektedir. Tüm bunlara karşın, yeni pazarlar bulunması doğrultusunda tanıtım ve reklam faaliyetleri yoğunlaştırılmalı ve fındık dışsatımı 1.5-2.000.000.000 dolar düzeyine çıkarılmalıdır.
Türkiye’de “Uluslararası Fındık Alım Satım Borsası” kurulmalı, geliştirilmeli ve Hamburg Borsası’nın dünya fiyatları üzerindeki spekülatif etkinliği kırılmalıdır.
Batı Avrupa ülkelerinde kişi başına 1.5 kilogram düzeyinde olan fındık tüketimi Türkiye’de yaklaşık 400 gramdır. İç pazarda, Türkiye’de üretilen fındığın yalnızca % 10’u tüketilmektedir. Bu bağlamda, Fiskobirlik stoklarındaki fazla fındığın okullara ve askeri kurumlara hibe şeklinde dağıtımı yanında, uygun fiyatlarla kaliteli fındığın iç pazarda tüketimi artırılmalıdır.
Arz-talebe uygun üretim oluşana kadar desteklemeler devam etmelidir. Sağlıklı rekolte tahminlerine dayalı olarak maliyet hesabı çıkarılmalı ve hasata başlamadan önce fındık taban fiyatı mutlaka açıklanmalıdır. Özellikle taban arazilerden fındık sökülmesi ve alternatif ürüne geçilmesi çalışmasında gereken önlemler alınmadan desteklemeler kaldırılmamalıdır. Desteklemede bölgesel seçicilik olabileceği gibi, üretim miktarı arttıkça verilen desteği azaltıcı sosyal amaçlı politikalar uygulanabilir.
Gerekli üretim planlaması yapılmadan ve gerekli finansman olanakları sağlanmadan etkin hizmet vermesi beklenemeyecek olan Fiskobirlik, AB’ye uyum doğrultusunda kooperatiflere verilen özel krediler ve ayrıcalıklı finansman olanaklarıyla donatılmalı, gerçek üreticilerin etkili örgütü olmalıdır.
Fındık, çay, tütün, şeker pancarı, pamuk, hububat ve diğer ürünlerin ve üreticilerin sorunlarına, ürün bazında değil, Ulusal Tarım Politikaları bütünü içerisinde yaklaşılması gerekmektedir.
IMF, Dünya Bankası, Dünya Ticaret Örgütü, Avrupa Birliği tarafından üretimsizliğe mahkum edilmeye çalışılan Türkiye’deki üretici, sanayici, tüccar, dış satımcı, tüketiciler, bürokrasi ve siyasiler, sorunlara yalnızca kendi pencerelerinden bakmamalı, sorunlar yumağını doğru algılamalı ve konulacak doğru tanılar doğrultusunda sağlıklı ve uygulanabilir çözümler üretmeli ve uygulamalıdırlar.
Ulusal çıkarlar doğrultusunda yapılan her türlü çalışmada yerini alan ODA’mız, böyle bir süreçte de etkin görev yapmaya devam edecektir.

Gökhan GÜNAYDIN
Başkan
Yönetim Kurulu Adına

İşte dışa bağımlılık ve iç sömürü düzeni türlü türlü meyvalarımızı köküyle bize veren kara topraktan söktürüyor.
Bir çekirdek verip artık dört bostan alamıyacağız.

Ekolojik Kollektifi, yeni tohum yasası ile ilgili bir basın açıklaması yaptı.
Açıklamanın tam metni şöyle:

Ülkede satılığa çıkartılacak yeni alanlar keşfetmekte gecikmeyen AKP hükümeti şimdi de tohumlarımıza göz dikti. Irak’ta savaş sonrasında çıkartılan 81 numaralı kararname gibi çiftçiler tohumluk alamayacak, tüketiciler sefalet koşullarına mahkum edilecek. Bu kanunla, bugüne kadar TAGEM (Tarımsal Araştırmalar Genel Müdürlüğü)’e bağlı enstitüler aracılığıyla yürütülen tarımsal ar-ge sonucunda, TİGEM’e ait çiftliklerde tohumların üretilip üreticilere dağıtıldığı tarımsal sistem tamamen yok ediliyor. Özetle ülkemizin tarım sektöründeki tohum üretimi ve satışını özelleştiriyorlar. Kendi yerel tohumunu ve çeşitliliğini giderek kaybeden çiftçilerimiz 1 kg domates tohumunu 18-20 bin dolar fiyatla almak zorunda bırakılıyor. Tohum da dahil her türlü girdinin giderek uluslararası şirketlerin eline geçtiği bir sistemde üretici sözleşmeli üreticilikle ürettiği ürününü maliyetine ve maliyetinin altına satmak zorunda kalıyor. Tüketici ise üreticinin ürününü, sattığının 6 kat üstünde aynı ürünü tüketmek zorunda bırakılıyor.
Tohumculuk Kanunu Tasarısı’nın içerdiği en tehlikeli hüküm ise, çeşit’in; “.. geleneksel ve/veya biyoteknolojik yöntemlerle geliştirilmiş olan genetik yapı” olarak tanımlanması ve tescile tabi kılınmasıdır. Yasanın bu maddesiyle, çok uluslu şirketler, bu topraklarda yüzyıllardır, doğanın ve insan emeğinin oluşturduğu tohumları, neye yarayacağını bilmediğimiz biyoteknolojik yöntemle kazandırdıklarını iddia ettikleri sözde “yeni” özellik ile patentlemeye çalışıyorlar.
Ayrıca biliyoruz ki Türkiye’ye her yıl, 2 milyon tona yakın genetiği değiştirilmiş (GDO’lu) mısır, soya, pamuk ve kolza hiçbir denetime tabi olmadan girmekte; yem rasyonlarına katılmakta, işlenmekte ve 800 çeşidin üzerinde ürün olarak tüketici sofrasına ulaşmaktadır.
Türkiye’de üretimi ve dağıtımı yasak olan GDO’lu tohumlar, bu Yasa Tasarısı ile yasalaştırılmakta ve ülkenin GDO ile işgaline ortam hazırlanmaktadır. Artık yabancı şirketler, gen kaynağı olan ülkemizde, herhangi bir tohumumuzu, biyoteknolojik yöntemlerle kazandırdıkları bir özelliği gerekçe göstererek patentleyebileceklerdir.
Tüm Avrupa’daki bitki çeşidine yakın bir sayıda olmak üzere, 3 bini endemik toplam 13 bin bitki çeşidine sahip olan Anadolu coğrafyası, gen bankası niteliğindedir. GDO işgali, biyolojik çeşitliliğimiz üzerinde büyük bir tehdit oluşturacak, çiftçinin tohum ayırma hakkı da elinden alınmış olacaktır.
AB uyum paketi içersinde görüşülen bu yasanın çıkması halinde kamu tohumculuğu her alanından çekilecek ve yerini şirketler alacaktır. Yasa taslağının 15. maddesinde bahsedilen yetki devriyle birlikte kamu üretim, sertifikalandırma, ticaret ve denetimi, uluslar arası dev tarım şirketlerine bırakılacaktır. Böylelikle de ülkemizin “gıda güvenliği” ve “gıda güvencesi” bir avuç uluslar arası gıda tekelinin insafına bırakılmış olacaktır.

Sonuç olarak bu yasa ile Tarım Kanunu’nun 4. Maddesinde tarım politikaları kapsamı içerisinde yer alan, ” gıda güvencesi ve güvenliğinin güçlendirilmesi” ilkesini, 5. Maddesi’nde yer alan tarım politikalarının ” Sürdürülebilirlik, insan sağlığı ve çevreye duyarlılık” ilkesini, 6.Maddesinde tarım politikalarının önceliği olarak belirtilen “….güvenilir gıda arzının sağlanması” ilkesini ve 10. Madde olan “Bakanlık, biyolojik çeşitliliğin, genetik kaynakların ve ekosistemlerin korunması ve geliştirilmesine ilişkin araştırmalar yapar veya yaptırır. Biyoteknolojik yollarla ve/veya çeşitli ıslah metotları kullanılarak elde edilen ürünlerin fikrî mülkiyet hakları kapsamında korunması, kaydı, tescili, üretimi, tüketimi, gıda olarak kullanımı, ihracatı ve ithalatı hakkında ilgili kurum ve kuruluşların görüşü alınmak suretiyle gerekli düzenlemeleri yapar.” ilkesini çiğnemektedir.

Bu durum ayrıca transgenik tohumların üretim amaçlı ithalatını yasaklayan ve halen yürürlükte olan 2006/1 sayılı Ithalat Genelgesinin 5.Maddesiyle de çelişmektedir.
GDO’LU TARIM ÜRETİCİYİ VE TÜKETİCİYİ ÖLDÜRÜR .
Genetiği Değiştirilmiş tohumların ulusal bir biyogüvenlik yasası ile yasaklanmadan, böyle bir yasanın hazırlığına girişilmesi uluslararsı sözleşme düzenine ve Türkiye’nin taraf olduğu sözleşmelere aykırıdır. Bu yasayla gdolu tohumların ülkeye girişinin serbest bırakılması ve ticarileşmesi hukuksal güvenceye kavuşmaktadır. Oysa bilinmektedirki gdolu tohumlar, çevre ve halk sağlığı açısından olası riskler taşımaktadır. Bu tohumların biyogüvenlik, biyoçeşitlilik ve halk sağlığı açısından genel olarak güvenilir olduğuna dair uluslararası düzeyde ve AB içerisinde bir fikir birliği bulunmamaktadır. Buna rağmen bu yasanın meclise getirilmesi ülkenin gıda geleceğinin satılması anlamına gelmektedir.
Ayrıca tohumların patent altına alınmasına, çokuluslu tohum tekellerinin tohum piyasasını ele geçirmesine hak tanıyarak çiftçi haklarının ihlal edilmesine yol açmaktadır. Çiftçiler binlerce yıldan gelen bilgi birikimiyle ıslah ettikleri tohumlukları üzerindeki haklarını kaybetme tehlikesiyle karşı karşıyadır.
Bu durumda ulusal olarak GD tohumlarla ilgili kararların ağırlıklı olarak tohum endüstrisi lobilerinin görüşleri göz önüne alınarak değil, çiftçi örgütleri ve kooperatifleri, ekoloji örgütleri, Ziraat Mühendisleri Odası ve bu konuda görüşü olan nitelikli bilim insanları vb. tüm tarafların da içinde yer aldığı bir çalıştay tarafından belirlenecek kararlar çerçevesinde alınması gerektiğini düşünüyoruz.

GD tohumların güvenilirliğinin uluslararası düzeyde yetkin bir bilim kurulu tarafından temin edilmeden serbest dolaşımını ve ticarileşmesini çevre ve halk sağlığı açısından riskli buluyor, geri dönüşü olmayacak sorunlara yolu açabileceğini düşünüyor ve yasa tasarısının yasalaşmadan geri çekilmesini talep ediyoruz.
Tohum Patentlenemez.
Ülkenin yüzyıllarca sürede oluşturduğu tohum zenginliğini bir avuç çok uluslu şirketin kar etmesine için verilemez. Bilinmelidir ki bu çok uluslu şirketler tohumlarımızı ve toprağımızı hem bozmaya hem de bizden almaya geliyorlar. Topraklarımıza ve Tohumumuza sahip çıkarak bir an önce bu yasa tasarısının meclisten geri çekilmesini istiyoruz. Ekoloji Kolektifi olarak gıda güvenliğimizi, sağlığımızı ve yaşamımızı, toprağımızı, tarımımızı yok edecek olan bu yasa karşısında halkımızı ve ilgili kurumları gerekli önlemleri alması konusunda bir kez daha uyarıyoruz. Tohumlarımızın soframıza birer kanser olarak gelmesini istemiyoruz.’ EKOLOJİ KOLEKTİFİ

Anadolu Coğrafyası hızla çölleşmeye doğru koşuyor  bizler kimlik sorunu turban sorunu özerk mi federe devlet mi konu komşudaki demokrasi derken…evet en iyi bir devletimiz olsa da tüm bu sorunlar da taraf olanlar barıştırılsa da kara toprağı bir küstürürsek ve   de erozyon topraklarımızı gitgide artan bir hızla altımızdan alıp denizlere götürürse, üstünde kim ve ne  olursa olsun barınamaz.

 

Mustafa Mersinoğlu

Mart 2013

İlk yorum yapan siz olun

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.

Translate »