İçeriğe geçmek için "Enter"a basın

Karya Yolu 1. Etap Yol Hikayesi

Son güncelleme tarihi 28 Ekim 2015

Her şey, Karya Yolu Yürüyüşü daveti ile başladı.

 

Likya Yolu yürüyüşünden sonra, doğaseverler, bulundukları bölgelerde veya hakkında bilgi sahibi oldukları bölgelerde yeni ve uzun soluklu yürüyüş rotaları açmaya başladılar. Birkaç yıldır Karya uygarlığının şehirlerini veya ticaret yollarını birleştiren bir projeyi neden kimse düşünmüyor, diye aklımdan geçiriyordum.

 

Biri aklından geçirmiş: Zirve Dağcılık ve Doğa Sporları Kulübü Selçuk Şubesi değerli başkanı Özgür AYDOĞAN, bu proje için ilk adımı atarak, arkadaşlarıyla ön bir çalışma ve keşif yürüterek facebook üzerinden “KARYA YOLU KEŞİF YÜRÜYÜŞÜ” etkinliğine beni de davet etti. Hiç düşünmeden atladım.

 

İyi ki atlamışım. Yürüyüşümüz, Ege’nin o sımsıcak insanlarıyla iki gün boyunca tatlı muhabbetler eşliğinde süreceği için ve tarihi bir ana işaret edeceğim için ve daha da önemlisi, ileride ülkemizin en önemli trekking rotalarından biri olacak olan ANTİK KARYA UYGARLIĞI YOLU projesini düzenleyenler ve rotayı çıkaranlar arasında benim de adım geçeceği için mutluydum.

 

Yürüyeceğimiz yol, Karya kentlerinden Efes’e yani Artemis’in kentine uğrayan hac ve ticaret yoluydu. Bu yolun tespitinden sonra özellikle Batı dünyası, tıpkı Karyalıların yaşadığı bu yol macerasının aynısını yaşamak için sırt çantalarını alıp yola düşeceklerdi. Daha önceki Likya Yolu maceramızın bizlere edindirdiği tecrüben de yola çıkarak bunu rahatlıkla söyleyebiliriz.

 

Hıristiyanlık öncesi dönemlerde Anadolu’nun en büyük tanrıçası Artemis’in kenti, İsa’dan sonra da Meryem Ana’nın ve Aziz Saint Jean’ın (İsa’nın 12 havarisinden biri) şehri olan Efes, her dönem bir Hac merkezi olmuş ve olmaya da devam etmektedir. Ayrıca, Selçuk (Efes), İslam medeniyeti açısından da çok önemli bir merkezdir. Kuran-ı Kerim’deki Eshab-ı Kehf mağarasının burada olduğu ile ilgili çok ciddi bulgular da vardır. Bilinen o ki, Anadolu’da iki tane Yedi Uyurlar mağarası vardır. Biri İzmir Selçuk’taki; diğeri ise Mersin-Tarsus’taki…

 

Yolculuk hikayemizi anlatırken bu şekilde küçük anekdotları da sizlerle paylaşmak eğlenceli olur sanırım.

 

Ekiple yeni yeni tanışıyorduk. Sadece biz değil, çevre kentlerden gelen bazı yeni arkadaşlar da vardı.

 

Selçuk otogarında sabah 08.00’da buluşacaktık. Biz oraya indiğimizde bizden başka sırt çantalı kimse yoktu otogarda. 10 dakika içerisinde birer ikişer ekip arkadaşlarımız görünmeye başladı. Çantalarımızdan dolayı birbirimizle selamlaştık, tanıştık. Sormaya gerek yoktu. Herkes aynı amaç için oradaydı. Ahmet, İsmail, Vahap, Alp abi, Bülent Abi, Tanyeli abla, Ayfer abla, Ali Rıza, Selim, Onur, Özgür, Halil abi, İsmail, Selahattin abi ve ben.

 

Bir grup sırt çantalı adam toplaşıverdik sabahın ayazında Selçuk’ta.

 

Küçük çantalarımızı alıp, çadırımızı, tulumumuzu ve gece için lazım olan malzemeleri aracımızda bırakacak şekilde ayarladıktan sonra Efes Antik Kenti’nin Magnesia Kapısı’na doğru aracımızla ilerlemeye başladık. Yol üzerinde Sen Jean Kilisesini görüyoruz. Burası Hıristiyan alemi için çok kutsal. Çünkü Hz. İsa’nın 12 havarisinden biridir Saint Jean. Kilisesini buraya kurmuş ve Hz. İsa’nın ölümünden sonra buraya yerleşmiştir. Az aşağıda Aydınoğlu İsa Bey’in yaptırdığı Anadolu’daki Beylikler Dönemi’nin en büyük camisi.

 

İsa Bey Camisi üzerine birkaç söz etmek istiyorum: Müslümanların cami mimarisi, bilindiği üzere Ayasofya örnekli başlamış ve biraz değiştirilmiş ve geliştirilmiş şekillidir. Ama İsa Bey Cami, tamamen Türk mimarisine göre yapılmış, Türk mimari geleneklerini barındıran bir mabet. Bu yönüyle bu cami çok önemli bir kültür mirası.

 

İlerliyoruz. Aracımız Selçuk Kuşadası yoluna giriyor. Az ileriden sola Efes Antik Kenti’ne dönüyoruz. Dünyanın korunmuş en büyük antik şehrine… Bu şehrin arkasına dönüyoruz. Yedi Uyurlar’ın yanından arkaya kıvrılıyoruz. Magnesia Kapısı… Küçük sırt çantalarımızı alıp ekibin tamamlanmasını bekliyoruz. Ekip başı Özgür AYDOĞAN, yürünecek yolla ilgili bilgi veriyor:

 

“ Şu anda İonya topraklarındayız ve İonya’nın başkenti Efes’teyiz. Buralar Karya toprakları değil; ancak, Karyalılar’ın Efes’e hem hacı olmak için hem de ticaret için gelip gittikleri yolu keşfe çıkacağız. Karya’nın büyük kentlerinden Efes’e mutlak surette bir yol vardı ve bu yol çok işlekti. Hem antik çağlarda hem de Hıristiyanlık doğduktan sonra burası hep Hac yeri oldu. İ.Ö. Artemis için; İ.S. Saint Jean ve son yıllarda Meryem Ana’nın evi için Hıristiyan dünyası buraya Hacı olmak için geliyor. Şu anki Papa da dahil, birçok kişi bu toprakları ziyaret etmektedir. Ayrıca Eshab-ı Kehf mağarası da Selçuk’tadır ki, burası da İslam dünyası için önemli bir uğrak yeridir. Yol boyunca göreceğimiz tarihi kalıntılar size Efes kentinin ne denli büyük bir şehir olduğunu gösterecektir. Düşünün ki bundan 3000 yıl önce Efes’in nüfusu 200.000 kişi idi.”

 

Lafa karışıyorum: “O zamanlara göre bu çok büyük bir rakam.”

 

“Evet.” diyor Özgür Başkan. Yürümeye başlıyoruz. Az ileride tekrar duruyoruz. Alp YILDIZ abimiz eline kuru bir bitki almış anlatıyor. Başlık “MANGUTA”

 

“Şu elimdeki bitkinin adı “narteks”tir. Yöre halkı şimdi buna “manguta” diyor. Bu bitki Efes kenti için çok önemli bir bitkidir. Sular çekilmeden evvel, Selçuk deniz kıyısında bir şehirdi. Sivrisinek boldu. Bu bitki kuruduktan sonra ucundan yakıldığı vakit, koyu bir duman verir ve için için uzun süre yanar. İşte bunun yakıldığı yere sivrisinek ve haşereler yaklaşamaz.

 

Efes kentinin valisi ahaliye emreder, “Herkes evinin bahçesine narteks ekecek.” Belki de bu nedenle Selçuk’un her yanı bu bitkiyle örülü. Öyle ki, Efes’e uzaktan gelen yolcular dumandan şehri göremezlermiş. Ayrıca bu bitki Efes için o kadar önemlidir ki, en eski Efes paralarında bile bu bitkinin resmi vardır. Merak edenler Heredot tarihinde daha ayrıntılı bir şekilde bu bitkiyi okuyabilir arkadaşlar.”

 

Bundan sonra herkesi alıyor bir manguta muhabbeti…

 

Selçuk, gerçekten bir kültür başkenti.

 

Magnesia Kapısı’ndan ayrılalı bir saat kadar oluyor. Zaman zaman zeytinliklerden zaman zaman incir bahçelerinden zaman zaman da sahipsiz otlukların arasından geçiyoruz.

 

Şubat sonları. Ortalık yemyeşil. Ekip lideri Özgür, üzeri açılmış bir kaya mezarını gösteriyor bize. “Bunu, geçen günlerde yaptığımız keşif yürüyüşünde görüp, jandarmaya haber verdik, definecilerden önce biz bulduk yani. Gördüğünüz gibi, üzeri aralanıp, içinde bir şey olup olmadığı kontrol edilmiş ve bu şekilde bırakılmış.”

 

Selçuk’un her yeri kalıntı. Bitmek bilmiyor taş duvarlar, surlar, mezarlar, çanak-çömlek kırıkları, tuğlalar…

 

İlerliyoruz. Acarlar Köyü… Bir kahvehanenin önü… Çeşme var… Oturmak için oturma yerleri olan ahşap masalar… Yayıldık. Çaylar söylendi. Çantalar açıldı. Bir çay daha… Sonra bir daha…

 

Toparlandık. Pollio su kemerine doğru yola koyulduk. Köpekler aynı Likya’da olduğu gibi burada da oldukça çoktu. Tel örgülenmiş bazı yerlerden geçemedik. Rotamızda hafif oynamalar oldu. Pollio su kemeri hakkındaki bilgiyi de ekip başımız, öncümüz Özgür Aydoğan’dan alıyoruz: “İki katlı olan Pollio Su Kemeri antik ismi olasılıkla Marnas olan Derbent Dere Irmağı ve vadisini, alt katta üç büyük kemer(göz) ve üst katta daha küçük altı kemer ile aşmaktadır. Alt kattaki doğu kemerin altında bugün de ırmağın yatağı bulunmaktadır; daha geniş olan orta kemer ve batı kemerin altından, üstündeki asimetrik yazıttan da anlaşıldığı gibi, antik yol (Efes’ten Menderes Magenesia’sına giden yol) geçmekte idi.

 

Su kemerinin iki tarafında bulunan, üstte Latince, altta Yunanca iki satır halindeki yapı yazıtında, C. Sextilius Pollio, karısı Ofillia Bassa ve üvey oğlu C. Offilius Proculus’un bu yapıyı Avgustus, Tiberius ve Efes Halkı’nın onuruna, kendi kaynaklarından yaptırdıkları yazılıdır. Tiberius isminin zikredilmesinden bu yapının İS. 4-14 yıllarında inşa edildiği anlaşılmaktadır.

 

Bu su kemeri, yazılı belgelerde adı geçen, İmparator Augustus’un yaptırdığı, Efes’in su ihtiyacını karşılayan Aqua Throessitica’nın bir parçasıdır.”

 

Su kemerinin altından geçen yol 19. yüzyıla kadar kervanlar tarafından kullanılıyormuş.

 

Kemerle ilgili video için: http://www.youtube.com/watch?v=2_1a04Vzq5o

 

Kemerin altından fotoğraf çekerek ilerliyoruz. Çok eski bir kervan yolunda ilerlediğimizi özümseyerek yola devam ediyoruz.

 

O aralar, yerden bitme bir köpek takılıyor peşimize. O gün akşama kadar grubun hem öncüsü, hem artçısı hem de yancısı olan bir beyaz cins köpek. Geri dönmüyor bir türlü. Hep yanımızda. Arkadaşlar kek vererek ödüllendiriyor onu. Köpeğin adı Şaşkın’dı, Diyojen’di derken Çiko’da karar kılındı. O gün akşama kadar geldi Çiko gitti Çiko. Bir ara yolun düzleştiği yerde gruptan kopuyoruz. Ekipte bir süratlenme var.

 

 

“Ama Onur tekliyor mu ne?”

 

Biz teklemiyoruz da ne oluyor. Papatya cennetini görünce fotoğraf için oyalanıyoruz. Ufaktan oflamalar puflamalar başlıyor.

 

-Hala gelemedik mi diyoruz Gümüşlü köyüne.

 

Yanıt:

 

-Gelemedik.

 

Tabi ki yanıt bu değil.

 

-Arkadaşlar akşama kaplıca havuzlarında dinleneceğiz, ha gayret. Yolun üçte biri kaldı.

 

Hızlanıyoruz.

 

“Onur iyiden iyiye tekleme başladı.”

 

-Hayırdır Onur, koca gövdeyi sermişsin yere.

 

-Heee… Dalga geç sen. Ayaklarım perişan oldu.

 

Ormanlık bir bölgeye giriyoruz. İçerisi dallardan ve makilerden neredeyse geçilemez bir durumda.

 

Ama geçtik. Ve değdi. Binlerce yıllık taş döşeli bir yola kavuştu yolumuz. Altı ve üstü temellerle desteklenmiş, zemini de taş döşeli çok eski bir yol.

 

İncir ağaçlarının arasından yokuşa dikiliyoruz. “Alp Abi’nin objektifine girsek bari.” deyip hızlanıp ön grubu yakalıyoruz. Tepeden aşağılara sarkıyoruz. Solumuz bahçe duvarı aşağımız alabildiğine yeşil bir manzara. Grup iyice kopuyor. İsmail Abi’m arkamda, ben önde, hızlı adımlarla yürüyoruz. Arkadan gelenler de var. Önde gidenler kayboldu. Sessizliğe bürünmüş bir köye giriyoruz. Ortalıkta kimsecikler yok.

 

Naipli Köyü.

 

Bu köyün hikayesi çok hazin. Köyün girişinde Özgür, önden gidenlerle birlikte tüm ekibi bekliyor. Cumhuriyetin ilk yıllarında yapılan okulu, lojmanını, okulun bahçesindeki küçücük havuzunu gösteriyor. Kimbilir bu viran olmuş okuldan kimler geldi geçti. Okulun duvarları da yok, sade ve çatısı göçmüş lojman ayakta. Dağın güney yamacına kurulmuş bu köyde bizi bekleyen birisi var. Bir yazar: Ali Rıza Kafalı.

 

– Hoş geldiniz, diyor ekibimize sıcacık gülümsemesiyle. Özgür’le tanışıyorlarmış ve bizim geleceğimizden haberdar imiş. Köyün hikayesini anlatmaya başlıyor:

 

-Bu köy Börklüce Mustafa’nın köyüdür. Bu cümleyi duyarken beraber, şoke oluyoruz.

“Demek burada yaşamış o büyük insan…” diye düşünüyoruz. Fetret devrinden sonra ortaya çıkan isyanın merkezidir bu köy.

 

Kafamızda türlü düşünceler: “Şeyh Bedrettin’in başlıca mürüdi. Türkmen ve Bektaşi halk önderi Börklüce Mustafa’nın memleketi demek.” Ağır vergilerin altında ezildikleri için isyan eden biridir O ve Nazım, “Yarin yanağından gayri paylaşmak her şeyi” dizesiyle Börklüce’nin anlayışını anlatıvermiştir. Ali Rıza Abi’miz devam ediyor:

 

Börklüce Mustafa, 14. yüzyılın sonlarında Aydın yakınlarındaki köyünü ziyaret eden Şeyh Bedreddin’in müridi oldu. Bir dönem Sisam Adasında yaşadığı tahmin edilmektedir. Fetret Devrinde 1411-1413 yılları arasında Edirne’de Musa Çelebi’nin Kazasker’i olan Bedreddin, Börklüce Mustafa’yı yanına Kethüda olarak aldı. Fetret Devri sona erince Bedreddin, İznik’e sürgüne gönderildi, Börklüce ise Aydın’a döndü. Burada Osmanlı idaresinden memnun olmayan köylüleri ve yoksul dervişleri etrafına toplayarak “din ayrımı gözetmeyen bir anlayışla”, paylaşımcı ve ciddi bir köylü hareketi örgütleyerek isyan etti.

Günümüzde Börklüce Mustafa’yı komünist fikirler uğruna isyan eden ilk kişi olarak görenler de vardır. Türkmenlere vaaz ve öğretilerinde; kadınlar müstesna, erzak, giyim kuşam, hayvan ve arazi gibi şeylerin hepsi herkesin müşterek malıdır diyen Börklüce etrafına topladığı köylülere “Ben senin emlakine tasarruf edebildiğim gibi sen de benim emlakime aynı suretle tasarruf edebilirsin.” diyerek bireysel mülkiyet karşıtı bir öğreti yaydığı bilinmektedir. Börklüce’ye göre Hıristiyanların Allah’a inandığını inkar eden bir Türkmen, dinsiz demekti. Bu fikirlerin kendisine mi, Bedreddin’e mi ait olduğu net değildir.

 

-Börklüce’nin anlayışına göre, Yahudi, Rum ve Türkler hepsi Allah’a inanmaktadır ve hepsinin derdi aynıdır: Geçim sıkıntısı.

 

-Börklüce, çeşitli kaynaklara göre etrafına 4.000 ila 10.000 kişi toplamıştı. Bu isyan, Müslümanların İslam ayaklanması olarak da bilinir. Karaburun Yarımadası merkezli isyanın başlangıcında Çelebi Mehmed’in Saruhan valisi İskender Paşa, Börklüce’ye karşı hareket ettiyse de Karaburun’un dar geçitlerinden ileriye geçemedi. Karaburunlular İskender Paşa’nın ordusunu yenilgiye uğrattılar. Bunun üzerine peygamberin ismini taşıyan Börklüce’ye, onun manevi gücüne inanan büyük kalabalıklar da katıldı. Bu topluluk Müslüman Türklerden ziyade Hıristiyanlara meylettiler.

Çelebi Mehmet bu ilk yenilginin ardından, Saruhan Beyi olan Timurtaş Paşazade Ali Bey’i bütün Saruhan, Aydın kuvvetleriyle Karaburun’a sevk etti. Bu ordu da köylüler tarafından yenilgiye uğratıldı. Ali bey, maiyetiyle beraber Mağnisa’ya kaçarak hayatını kurtarabildi.

Çelebi Mehmet durumdan haberdar olunca oğlu Murat ve Veziriazam Bayezid Paşa’yı, Rumeli ordusuyla Börklüce’nin üzerine gönderdi. Anadolu’dan da takviye kuvvetler toplayan Bayezid Paşa dervişler tarafından tahkim edilen dağa ilerlerken ihtiyar, genç, erkek, kadın kime rastladıysa hepsini katlettirdi. Cehennem Vadisi bölgesinde kanlı çatışmalar gerçekleşirken Osmanlı ordusu bir taraftan da Sakız adası tarafındaki kaçış limanlarını tutuyordu. Etrafı çevrilen ve yandaşları büyük bir kıyıma uğrayan Börklüce, geriye kalanlarla Bülmüş Boğazı’ndan Azap Yeri’ne doğru çekilip oradan Sakız Adası’na kaçmayı denedi ama oraya vardığında, denizin Osmanlı gemilerince tutulduğunu gördü. Şehzade Murad’ın maiyetindekilerin de bir çok şehit verdiği mücadele sonunda Börklüce ve dervişleri daha fazla dayanamayarak dilin kuzeyine dağıldı. Artık gidecek yeri kalmayan Börklüce tutsak edilip Ayasuluğ’a(Selçuk) getirildi. Börklüce’ye yapılan işkenceler onu fikrinden döndürmedi. Kollarından ayaklarından çarmıha çivilenerek bir devenin sırtına bağlanıp büyük bir alay ile şehirde gezdirildi. Kendisine sadık dervişleri gözü önünde katledilirken “İriş Dede Sultan, iriş!” (Yetiş Dede Sultan, yetiş!) dedikleri rivayet edilmiştir. Börklüce’nin Aydın’da, Şeyh Bedreddin’in Deliormanda, Torlak Kemal’in de Manisa’da boy göstermeleri, Fetret Devri’nden ayrı düşünülemeyen bu hareketlerin birbiriyle ilintili olsun ya da olmasın olayı daha geniş bir çerçeveye yerleştirmiştir.

 

Bölgedeki Rumlardan çok ileri derecede Rumca öğrenmiştir.

Börklüce Mustafa’nın bu ortaklaşa kullanım anlayışından ötürü, buraların merkezi olan kente “Ortaklar” denmiştir. Bilinen o ki, yörede iki adet Ortaklar var. Eskisi, Osmanlı isyanı bastırırken tamamen yok edilmiş. Yenisi ise şimdi ki Ortaklar ilçesi.

(Ayrıca, kuvvetle muhtemeldir ki, Börklüce Mustafa, Anadolu’da 14. yy’da beylik kuran Kadı Burhaneddin’in oğludur. Karaburun’a sonradan gelmiştir. Ama, Cenevizli tarihçi Yuhan Dukas onun Karaburun köylüsü olduğunu yazar.)

 

Daha sonra köyün tarihine giriyor Ali Rıza Kafalı. Börklüce’nin ve arkadaşlarının hiçbirinin mezarı bile olmuyor. Sonra bu topraklar 200 yıl kadar sessizliğe bürünüyor ve hiçbir insan yaşamıyor. 200 yıl sonra tekrar, yavaş yavaş insanlar buralara yerleşmeye başlıyor. Ve Tunceli’den göç edenler köyün   üst kısmına yerleştiriliyor. Yerli halkla Tunceli’den gelen göçmenlerin arasında bir müddet sürtüşme olsa da sonra kaynaşıp gidiyorlar ve bugünkü Naipli Köyü doğuyor. Ben 12 yaşımda bu köyden ayrıldım ve tam 50 yıl sonra geri döndüm, diyor Ali Rıza abimiz. Fotoğraf çekiliyoruz kendisiyle, vedalaşıyoruz.

Adımlarımızı özgür bırakıyoruz Naipli’nin taş döşeli çok eski yolundan aşağılara doğru. Sağa dönüyoruz. Akşam kendini göstermeye başladı. Belki 1 km uzunluğundaki müthiş bir su kemerinin üzerinden ilerliyoruz. Magnezköy’e çok yaklaştık. Çiko etrafımızda. Magnezköy’e hava kararırken beraber giriyoruz. Hemen girişte Neşe ablamızın bizleri güler yüzle karşıladığı Magnezköy Şifalı Suları tesisine giriyoruz. Açız. Açlıktan daha beteriz. Ölüyoruz… Abartmayalım.

 

Yüzme havuzu, apart odaları ve otel sistemiyle çalışan bir bahçeye giriyoruz. Bahçedeki çimenler kesilmiş, zeytin ağaçları her yerde. Görüntü mükemmel. Eşyalarımızı bırakıp kamp yerimizi belirliyoruz. Çadırlar kuruluyor, matlar açılıyor, tulumlar çıkarılıyor… Kamp yerinde bir hazırlık telaşı. Hazırlıkların bitiminde öncü Özgür’ün sesi, o zamana kadar duyduğum en güzel seslerden biri olarak kulağıma geliyor:

 

-Çadırını kuranlar yemekhaneye… Yemek hazırmış…

 

Çadırdan süratle çıkıyorum ve yemekhanenin yolunu tutuyorum. Neşe ablamızın hazırladığı o “neşeli” yemeklerden iştahla yiyoruz. Onun şen kahkahaları ile neşemiz artıyor.

Kaplıca suyunda dinlenmeye geliyor sıra. En güzel an bence. Yukarıdan boyun kalınlığında akan sıcak kaplıca suyunun altına ağrıyan omuzlarımızı, sırtımızı veriyoruz. Masaj etkisi yapıyor. Havuz birkaç dakikada doluyor. Kimi Ağrı dağına çıkarkenki anılarını, kimi Aladağlar’ı, kimisi Erciyes’i… Herkes bir hikayesini anlatıyor.

Yürüyüşümüzün ilk gazisi Onur’a Selahattin de katıldı. Millet havuzun ve sıcak suyun tadını çıkarırken onlar su toplayan ayaklarının derdine düşmüşlerdi. Saatlerce oturduk havuzda. Sonra tekrar yemekhaneye geçerek içinde yanan odunların çıkardığı çıtırtıyı dinleyerek hoş sohbetlere daldık. Bülent abimizin küçük bir orgla verdiği doyumsuz konseri dinledik. Göz kapakları iyice ağırlaştı, ekip birer ikişer çadırların yolunu tuttu. En son biz çıktık ve çadırlarımıza girdik.

Bir de baktık ki sabah olmuş. Kahvaltımız dört dörtlük… Neşe ablamızın kendi elleriyle, kaldığımız yerin zeytinlerinden yaptığı, yeşil ve siyah zeytinleri, tereyağı, sobanın üstünde ısıttığımız Vakfıkebir ekmekleri ve yürüyüşçülerin o güzel hoş sohbetleriyle daha da lezzetlenen bir kahvaltı sofrası. Zeytinin yağına banan bir kişi daha var masada benden başka: Alp Yıldız abimiz.

 

Neşe ablamız, “O köpek kimin?” diye soruyor. Anlatıyoruz. “Burada bana bırakın gidin.” diyor. “Memnun oluruz.” diyoruz. Çiko ile vedalaşıyoruz. Otelin dışına kadar uğurluyor bizi Neşe ablamız. “Ay benim de size katılasım geldi.” diyor arkamızdan el sallarken. Düzlük bir yoldan Gümüş dağına doğru ilerliyoruz. Yol hafiften dikleşmeye başlıyor. Zeytinlikleri ortasından yararak geçiyoruz. Bazen patikadan, bazen toprak yoldan bazen de yeni açtığımız patikalardan ilerliyoruz. İsmail, sağlık problemleri nedeniyle geri dönmek zorunda kalıyor.

 

Açıklıyorum: İsmail pişik olmuş.

 

Buradan iki tane sonuç çıkardık. Artık yürüyüşçülerin en büyük yardımcıları batonlar mangutadan yapılmış olanlarıdır. Hem hafif hem de dayanıklı. İsmail’in batonunun ucunda çöpte bulduğu haça benzer bir şey vardı. Ali Rıza’nın mangutalı batonunda ise simetrik duran iki adet kozalak vardı. Ali Rıza sapasağlam yola devam ediyor. Ama İsmail, pişik oldu. Buradan çıkan sonuç, demek ki haçlı manguta batonu, pişik yapıyor. Demek ki, kozalaklı manguta batonlar, pişik önleyici etki gösteriyor. Yürüyüşümüzde bunu da öğrenmiş olduk. Yaşayarak öğrenme diye buna derim ben…

 

Grupta kopmalar oldu. Ben, Bülent ve Hıdır ağabeylerimle koyu sohbetlere daldığımızdan arkalarda kalmışız. Ne de olsa istikamet belli, diyerek devam ettik sohbetimize.

 

Yeni insanlarla tanışmak, yeni dostluklar kurmak ne güzel.

 

Yukarılara çıktıkça yer yer kar görmeye başladık. Saat 13.00 sularında TRT’nin Söke verici istasyonundaydık. Oradaki görevli arkadaşımız Şener KELOĞULLARI, bizi çok güzel ağırladı. Çaylarımızı demledi, bağlamasını verdi ve hoş sohbeti ile bizlere katıldı. Orada yemek molamızı verdik. Herkes yanında getirdiği kumanyasını yanındakilerle paylaştı. Yemekten sonra asıl zirve olan yere doğru hemen yola koyulduk.

 

Saat 14.30 sularında zirvedeydik. Bu dağ, Karya uygarlığının dört kutsal ve önemli dağından biri olan Toreks dağı idi. Burada yarım saat mola verdikten ve bolca fotoğraf çekildikten sonra frenleri Söke istikametinde salıverdik. Dizlerimiz acıyordu ama gene de dinlenmeden yokuş aşağı iniyorduk.

 

-Onur iyice teklemeye başladı

 

Selahattin:

 

-Benim senden neyim eksik deyip, tekleme yarışına katıldı Onur’la. Vahap, ecza

çantasını açıp, sargı beziyle ikisinin de ayaklarını iyice sardı. Ayakkabı bağcıklarını sıktı. Ama nafile. Teklemekte ısrar ediyorlar.

 

Yokuş aşağı devam ettik. Aşağı da yol düzgünleşiyordu. Bülent abimle biz arkalarda kalarak koyu sohbetlere daldık. Bir de baktık ki, Söke’nin kuzeyinde Yamaç Köyü’ne gelmişiz. Yürüyüşümüz Söke’de bitecekti fakat gruptaki “tekleyenler” nedeniyle aracımız bu köyde bizi bekliyordu.

 

-Oh! Canımıza minnet.

 

Yazı: Mehmet Gültekin

 

Admin Notu: Projeyi başlatan Özgür Aydoğan daha sonra başlayan 2. bir projenin kalkınma ajanslarından destek bulması nedeni ile diğer Karya Yolu Projesinin önünü açmak için kendi projesinin ismini değiştirmiş “Artemis Kutsal Yolu” ismi ile devam ettirmiştir. Artemis Kutsal Yolu bölgedeki birçok kurum ve kuruluştan destek görmüş Türkçe – İngilizce broşür, tabela ve işaretleme gibi gereksinimleri tamamlanıp macera sever gezginlerin beğenisine sunulmuştur. Rekor katılımcılarla yürünmeye başlanan rota şimdilerde yerli ve yabancı birçok doğaseveri konuk etmektedir.

İlk yorum yapan siz olun

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.

Translate »